Toni Morrison’un okuduğum ilk kitabı olan Cennet, ırkçılığa uğrayıp yaşadığı yeri değiştirmek zorunda kalan siyahi bir topluluğun hikâyesidir. Bu topluluk, uzun ve zorlu bir yolculuktan sonra Ruby adlı bir kasaba kurar ve bu kasabanın dışında bir manastır vardır. Manastır rahibeler tarafından kurulur; ancak bu manastır daha sonra toplumun dışına itilmiş, yalnız ve hayatında çeşitli zorluklar yaşamış kadınların sığınağı hâline gelir. Romanda anlatılan da işte bu manastır kadınları ile Ruby topluluğu arasındaki çatışmadan doğar.
Morrison, topluluk kavramını çok güzel ele almıştır. Ruby topluluğu ezilmiş, dışlanmış, hor görülmüş siyahi bir topluluktur. Bu topluluk, kurdukları kasabada kendi iktidarlarını kurmuştur ve dışa kendilerini tamamen kapatmışlardır. Hatta açık tenli beyazları bile içlerine almazlar.
Roman, “Önce beyaz kızı vuruyorlar.” cümlesiyle başlar. Bu cümle aslında anahtar bir cümledir. Romanın başından sonuna kadar Morrison, merak unsurunu ve belirsizliği çok güzel kullanmıştır. Öyle ki romanın kahramanları olan manastır kadınlarının hangilerinin siyah, hangilerinin beyaz olduğunu bile roman boyunca anlayamayız. Bu kadınların bazılarının siyah, bazılarının beyaz veya melez olabileceğine dair ipuçları olsa da Morrison asla kesin bilgiler vermez. Romanın başındaki “Önce beyaz kızı vuruyorlar.” ifadesi ise bu belirsizliğin merkezidir. Bu belirsizlikle Morrison aslında insanı insan olarak değerlendirmek gerektiğini adeta okuyucunun kafasına kazırken, okurun kimliklere ilişkin ön yargılarını sorgulamasını sağlar.
Sonuç olarak Toni Morrison, Cennet romanında yalnızca Ruby kasabasının ve manastır kadınlarının hikâyelerini anlatmaz, aynı zamanda önyargıları, dışlanmayı, aidiyet duygusunu ve iktidarın insanları nasıl değiştirebildiğini sorgular. Roman boyunca