Gözüm bahçedeki çiçeklere takıldı. Bir sürü çiçek vardı Selime Teyze’nin bahçesinde ama hiçbiri saksıda değildi. Araba tekerleğinin içine çiçek dikmiş; yoğurt kaplarına, peynir tenekelerine dikmiş. Toprağın hiçbir yerini boş bırakmamış. Bu mevsimde bile çiçekli bahçe; kim bilir yazın nasıl oluyordur. Dışarıdan böyle renkli görünmüyordu ev. Belki diğer evlerin avluları
da böyledir. İnsanın iç dışı bir mi iki evler öyle olsun.
Kendi hayatımın bulmacası ise öylece kaldı. Bir sürü boş kutu, bir sürü cevapsız soru… soldan sağa, yukarıdan aşağıya bütün kareleri tek tek doldurabileceğim, bir kucak hüzünlü kelime…
“Nini,” derlerdi. Ve sanki şunu demek isterlerdi: “Ne tuhaf, dünyada bencillikten, hırstan, kibirden başka bir şey daha var: Nini…” Daima doğru yerde olduğu için onu kimse asla görmezdi. Ve daima güleryüzlü olduğu için kimse ona, sevdiği adam çekip gitmişken ve sütünü içmesi gereken çocuk ölmüşken nasıl güler yüzlü olabildiğini sormazdı.