Kitap bir pilotun uçağıyla kaza yaparak sahra çölüne inmesiyle başlıyor ve pilotumuzun yolu Küçük Prens ile kesişiyor. Kitap hakkında yaptığım araştırmalar sonucu farkettim ki, asıl mesleği pilot olan yazarımız Küçuk Prens kitabındaki kahramanımız pilot ile bize iç dünyasının kapılarını açıyor. Aslında pilotun karşılaştığı “küçük kişi” hepimizin içinde saklı duran çocuk belki de yetişkinliğin verdiği ağırlıkta ihtiyaç duyduğumuz özümüzdür.
Kitabımız bu “Küçük” kahramanımızın kendi gezegenini hatta gülünü bırakarak tek tek diğer gezegenleri dolaşmaya başlamasıyla devam ediyor. Küçük prens gittiği gezegenlerde yeni insanlarla tanışır. Bunlar sırasıyla Kral, Kendini beğenmiş adam, sarhoş, iş adamı, bekçi, kaşif, demir yolu makasçısı ve satıcıdır. Bu insanlar aslında günlük hayatımızda hepimizin karşılaştığı belki bizlerin de onlardan biri olduğumuz yetişkin tiplerini temsil ederler, bencil, materyalist, hükmetme arzusuyla yanan…
Kitabın en çok sevdiğim yanı ince bir dille “büyüklerin” monoton, bencil ve hayal gücünden yoksun hayatlarını eleştirmesidir. Bunu kitapta çok beğendiğim bir paragrafı alıntılayarak açıklamak istiyorum. “Büyükler sayılardan hoşlanır. Onlara yeni bir dostunuzdan söz açtınız mı, hiçbir zaman size önemli şeyler sormazlar. Hiçbir zaman: “Sesi nasıl? Hangi oyunu sever? Kelebek toplar mı?” diye sormazlar. “Kaç yaşındadır? Kaç kardeşi var? Kaç kilodur? Babası kaç para kazanır?” diye sorarlar. Ancak o zaman tanıdıklarını sanırlar onu. Büyüklere: “Pembe kiremitten bir ev gördüm, pencerelerinde sardunyalar, damında güvercinler vardı” derseniz, o evi bir türlü gözlerinin önüne getiremezler. Onlara: “Yüz bin franklık bir ev gördüm” demeniz gerek. O zaman: “Aman ne güzel!” diye bağırırlar.” Yazarın bu paragrafta anlattıkları bana o kadar tanıdık geliyor ki,