Toplum, kendisine uyum sağlayan tekdüze insanları sever. Sürüden ayrılan kara koyunları ise lanetler. Çünkü kara koyun düşünür, sorgular, eleştirir ve sürüye ayna tutar. Sürü ise yıllardır sürdürdüğü ikiyüzlülük oyununu bozan bu kara koyundan hiç hoşlanmaz.
Yürü, her zaman yürü. Hedefsiz, zamansız yürü. Arkadaşlarınla yürü, yalnız yürü, müzikle yürü. Varılacak bir yer olmaksızın yürü. Ne yapacağını bilmeden yürü. Çünkü yolda olmak durmaktan iyidir. Yürümek, bir şekilde sana nereye gitmen gerektiğini gösterecek.
İnsan bir dağı tırmanırken ne kadar yara aldığını fark etmez. Devam etmek zorundadır çünkü. Gün gelir dağ aşılır, sıcak çimlerin üzerinde uzanır insan. İşte tüm yaralar o an sızlamaya ve kanamaya başlar. “En mutlu olduğum an bu acı da nereden geldi?” sorusuna yanıt budur. Mücadele halindeyken, hayatta kalmak zorundayken, adrenalin ve kararlılık bizi ayakta tutar, acılarımızı maskeleyerek ileriye bakmamızı sağlar. Zihnimiz o anda sadece bir sonraki adıma, bir sonraki nefese, bir sonraki zorluğu aşmaya odaklanır. Hayatta kalma içgüdümüz devreye girer ve tüm duygusal algılarımızı köreltir. Bu yüzden kayalar ayaklarımızı kanattığında, dikenler tenimizi parçaladığında ya da soğuk rüzgâr kemiklerimizi dondurduğunda, tüm bunları fark edemeyiz. Hayatta kalma ve zorluğu aşma zorunluluğu, fiziksel ve duygusal acılarımızdan çok daha güçlüdür. Ancak zirveye ulaştığımızda ve zorluğu aştığımızda, tehlike geçtiğinde ve nihayet güvende olduğumuzu hissettiğimizde, vücudumuz ve ruhumuz rahatlama moduna geçer. İşte o an, ertelediğimiz tüm yaralar, acılar ve yorgunluk yüzeye çıkar. Ellerimizdeki kesikler, bacaklarımızdaki morluklar, kalbimizin derinlerindeki kırıklar kendilerini hissettirmeye başlar. Bu, doğal ve sağlıklı bir süreçtir. Yaralarımızın iyileşmesi için önce kanayıp temizlenmesi gerektiği gibi, ruhumuzun da iyileşmesi için bu acıları yaşaması, kabul etmesi ve sonunda bırakması gerekir. En güzel manzaranın karşısında hissettiğiniz o beklenmedik hüzün, aslında geçmiş mücadelelerinizin yansımasıdır.