"Biraz metin ol. O küçücük yavrunun ölmesi, yaşamasından daha iyi değil mi? Sağ olsaydı ne görecekti sanki bu dünyada? Bir dakika içinde hiç acı çekmeden öldü. Yaşasaydı acı duymadan bir saati bile geçecek miydi?"
Monsenyör, dört uşağının yardımıyla kakaosunu içtikten sonra oda kapılarının açılmasını emretti. Gururla dışarı çıktı. Aman o ne dalkavukluk, o ne yerleri öpme, o ne aşağılaşmaktı! Misafirlerin bedenleri kadar ruhları da sanki yerlerde sürünüyordu.
O açlar mahallesinin canlı korkulukları dışında herkes giyim kuşam düşkünü olmuştu Fransa'da. Soylular, sanki bitmek tükenmek bilmeyen bir kıyafet balosundaydılar. Tuilleries Sarayı, meclisler, mahkemeler, her yer tüylü, kurdelalı, dantelli kimselerle doluydu. Bu süs merakı devletin resmi celladına bile bulaşmıştı. Bir emir çıkarılmış ve onun "sırmalı ceket, topuklu ayakkabı, beyaz ipek çoraplarla görev yapması" bildirilmişti.
Dediğimiz gibi bu kakao işi çok önemliydi doğrusu. Bir uşak kakaoyu Monsenyör'e getirirdi. Bir ikinci uşak bunu karıştırır, üçüncüsü de haşmetlinin iltifatını kazandıracak peçeteyi uzatırdı. Dördüncü uşak ise kakaoyu Monsenyör'ün dudaklarına götürürdü. Onun, bu dört uşak olmadıkça kakaoyu içmesi olanaksızdı. Sadece üç kişinin bu işi görmesi, onun şerefini lekelemeye yeterdi. Hele kakaonun sadece iki uşak tarafından içirilmesi Monsenyör'ün ölümüne neden olabilirdi.