Zira dünyada hiçbir şey karanlıklardaki bir çocuğun fark edilmeyen aşkına benzemez, çünkü onun aşkı, yetişkin bir kadının ihtiraslı ama yine de şuursuzca talepkâr aşkının olamayacağı kadar umutsuz, adanmış, boyun eğmiş, pusuda bekleyen, tutkulu bir aşktır.
Ama sen neyimsin ki benim, sen beni asla, asla tanımadın, bir su birikintisinin yanından geçer gibi geçip gittin yanımdan, bir taşa basar gibi üzerime basıp gittin, gittin, hep gittin ve beni hiç bitmeyen bir bekleyişe mahkûm ettin, neyimsin ki sen benim?
Ve o günlerin cehenneminden tekrar geçmek zorunda kalsam, beni neler beklediğini bilsem bile bir kez daha geçerdim sevgilim, o cehennemden bir kez daha, bin kez daha geçerdim!
Evde saatlerce, günlerce tek başıma oturur, seni düşünmekten başka birşey yapmıyordum, seninle ilgili yüzlerce anıyı, her karşılaşmamızı, her bekleyişi tekrar tekrar aklımdan geçiriyor, o küçük epizotları zihnimde bir tiyatro oyunu gibi canlandırıyordum.