On altıncı yüzyılda büyük bir yeteneği olan her kadın er geç delirirdi, kendini vururdu ya da köyün dışındaki ıssız bir kulübede son günlerini yaşardı. Yarı cadı yarı büyücü kabul edilir, kendisinden korkulur ve alaylara maruz kalırdı. Yeteneğini şürde kullanmayı denemiş olan üstün yetenekli bir kızın engellenince, acı çektirilince, içindeki çelişen içgüdülerin arasında kalınca ruh ve beden sağlığını yitireceğinden emin olmak için psikoloji uzmanı olmak gerekmez, Şiddet görmeden; akla yatkın olmayabilir ama acılar çek meden hiçbir kız Londra'ya gidip bir tiyatronun sahne kapısında duramaz ve aktör-yönetmenlerin karşısına çıkamazdı. Çünkü namus bazı toplumların bilinmeyen nedenlerle uydurduğu bir fetiş de olsa bir kadında iste- nen bir özellikti. O dönemde, hatta bugün bile, namus kadınların hayatında dinsel bir role sahiptir, sinirler ve içgüdüler ile öylesine iç içe geçmiştir ki onu kesip almak, gün ışığına çıkarmak büyük cesaret ister. On altın- a yüzyılda Londra'da serbestçe yaşamak, şair ve oyun yazarı olan bir kadını ölüme götürebilecek bir baskı ve çıkmaz demekti.
Şiir kitaplarını baştan sona istila etmiş, tarihte ise ortalarda görünmüyor. Kurgularda, kralların ve fatihlerin hayatlarına hükmediyor; gerçek hayatta ise ailesinin parmağına zorla yüzük taktığı herhangi bir oğlanın kölesi. Dudaklarından, edebiyatın en ilham verici sözcükleri, en derin duygularından bazıları dökülüyor; gerçek hayatta okumayı neredeyse bilmiyor, kelimeleri zar zor heceliyor ve kocasının malı olmuş.
Aslında, eğer kadın, sadece erkeklerin yazdığı kurgularda var olsaydı, onun büyük önem taşıdığı fikrinde olurduk, çok farklı; cesur ve huysuz; büyüleyici ve çıkarcı, inanılmaz derecede güzel ve aşırı derecede çirkin; bir erkek kadar büyük, bazılarına göre erkekten de büyük. Ama bu kadın kurguda yer alıyor. Aslında, Profesör Trevelyan'ın da belirttiği gibi, kadın odasına kilitleniyor, dayak yiyor, oraya buraya fırlatılıyordu.