Ayşe Eylül Şensoy’un Bana Sarılır mısın? adlı romanı, ilk bakışta genç bir aşk hikâyesi gibi görünse de, insanın en temel ihtiyaçlarına güvenmeye, ait olmaya ve sarılmaya dokunan çok katmanlı bir
Kimsesizler Matemi, yalnızlığın, sevginin ve insan kalbinin kırılganlığının kitabı… Ama aynı zamanda insana güç veren, kendi yarasına kendisinin üfleyebileceğini hatırlatan bir içsel
“Bazı kitaplar okunmaz, yaşanır. Bronz tam da öyle bir kitap.”
Bu kitabı elime ilk aldığımda böylesine içime dokunacağını tahmin etmemiştim. Ama Bronz, sıradan bir hikâyenin çok ötesinde; bir
Kutay’ın Hikâyesi, Benim Sessizliğim.
Cemal Latifoğlu’nun Kibrit’i benim için sadece bir roman olmadı. Bu kitapla birlikte ben de içimde susturup durduğum bazı şeylerle yüzleştim. Kutay’ın hikâyesi
Cemal Latifoğlu’nun İzmarit’i, mesajlarla anlatılan bir aşkın, bir çöküşün ve belki de bir yeniden doğuşun hikâyesi. Kitabı okurken sadece Kutay’la İzmarit arasında geçenleri değil, kendi iç sesimi de duydum. Bazı cümleler öyle tanıdık geldi ki, insan sadece başkasının hikâyesini değil, kendininkini de okumaya başlıyor.
Ama bu kitabı benim için özel yapan bir şey daha vardı: Onu, hayatımda en çok sevdiğim insanla birlikte okumuş olmam. Aynı kitabın sayfalarında aynı duygulara dokunmuş olmak… Belki sessizce, belki aynı anda aynı cümleye takılmış olmak… Bu bambaşka bir his.
Kitabın duygusu ağır, dili sade ve sarsıcı. Gerçek bir aşk, yara almış bir ruh ve acıyla örülmüş bir geçmiş var satır aralarında. Bazı yerlerde durup düşündüm; sevmenin ne kadar kırılgan olduğunu hatırladım. Ama aynı zamanda sevilmenin ne kadar iyileştirici olduğunu da…
İzmarit, sadece bir roman değil. Sevgiye, kayıplara ve bağ kurmaya dair derin bir iç yolculuk.