Bazen bir kitaba başlarsın ve neyle karşılaşacağını az çok tahmin edersin… Ben de Bizim Kurallarımız’a tam olarak böyle başladım. Dedim ki “tamam, klasik bir aşk üçgeni, bol çekişme, sonunda bir seçim…” Ama kitap daha ilk sayfalardan “öyle değil” demeye başladı.
Şimdi sana şöyle anlatayım… Mia’nın hikâyesi aslında biraz kaçışla başlıyor. Geçmişte yaşananlar, Alex ve River’la bozulan dengeler… Ve Mia’nın o karmaşadan uzaklaşmayı seçmesi. Ama yıllar sonra aynı insanlarla tekrar bir araya gelmek? İşte orası hikâyenin asıl olayı. Çünkü bu sadece bir “yeniden karşılaşma” değil, resmen geçmişle yüzleşme.
Ve o yüzleşme hiç sakin falan ilerlemiyor
River ve Alex… Gerçekten ikisi de “tamam bu olmuş” dediğim karakterlerdi. River’ın o ağır abi, korumacı ama içten içe yumuşayan hali… Hani dışarıdan bakınca sert ama sevdi mi tam seven tiplerden. Alex ise tam tersi, daha rahat, daha eğlenceli, ortamın enerjisini değiştiren biri. Şimdi böyle iki farklı karakteri al, ortasına Mia’yı koy… Ortaya çıkan şey gerçekten çok keyifli bir dinamik.
Ama asıl mesele şu: Bu kitap “hangisini seçecek?” sorusunu sorup seni oradan yürütmüyor. Tam tersine “ya seçmek zorunda değilse?” diyor. İşte burada devreye giren poly ilişki dinamiği kitabın en belirgin yanı. Açık konuşayım, bu herkesin seveceği bir şey değil. Ama ben okurken o dengeyi, o kıskançlık yerine kurulan paylaşımı şaşırtıcı şekilde doğal buldum.
Bir de şu var… Kitap çok akıcı. Hani böyle “bir bölüm daha okuyayım” diye diye ilerlersin ya, aynen öyle. Özellikle karakterlerin kendi aralarındaki diyaloglar, o mesajlaşmalar… Ben oralarda bayağı keyif aldım. Alex, River, Lucas, Jax muhabbetleri gerçekten hikâyeyi daha samimi yapıyor.
Ama kusursuz mu? Değil.
Karakterlerin geçmişine çok derin inilmemiş. Aileler, geçmiş travmalar, “neden böyleler”