Şair İmparatoriçe gerçekten beni beklediğimden çok daha sert çarptı. Hani bazı kitaplar vardır, bitirince kapağını kapatırsın ama hikâye senin içinden çıkmaz ya… işte tam olarak öyle bir etki bıraktı.
Başta dürüst olayım, biraz zorlandım. Hikâye ağır açılıyor, karakterler ve saray düzeni oturana kadar “acaba mı?” dedirtiyor. Ama sonra bir noktada olaylar derinleşiyor ve fark etmeden tamamen içine düşüyorsun. Özellikle Yin Wei… O nasıl bir karakterdi öyle. Hırsı, hayatta kalma içgüdüsü, kimlik arayışı… Kız resmen “ben buradayım” diye bağırıyor. Onu okurken bir an gurur duydum, bir an sinirlendim, bir an da içim acıdı. Ama asla kayıtsız kalamadım.
Kitabın en güçlü yanı bence şu: kimse siyah-beyaz değil. Özellikle Terren… klasik “kötü karakter” diyemiyorsun. Yaptıkları korkunç ama neden o noktaya geldiğini gördükçe içten içe bir şeyler kırılıyor. “Kimse doğuştan kötü değil” fikrini çok sert ama çok gerçek bir şekilde yüzüne vuruyor kitap. Ve bu durum, hikâyeyi basit bir taht mücadelesinden çıkarıp psikolojik bir derinliğe taşıyor.
Aslında dışarıdan bakınca “taht kavgası, prensler, entrika” diyorsun ama olay o değil. Asıl mesele gücün insanı nasıl dönüştürdüğü. Sevgisizlik, yalnızlaştırılma ve şiddetle büyütülen birinin neye dönüşebileceğini görmek… işte asıl tokat burada geliyor. Hatta bazı sahnelerde “bunu yapmak zorundaydı” dediğim anlar oldu ve bu beni ciddi anlamda rahatsız etti. Çünkü hak vermek istemiyorsun ama bir yandan anlıyorsun.
Wei’nin yolculuğu da klasik “seçilmiş kişi” hikâyesi gibi değil. Parlayan bir kahraman yok burada. Bedel ödeyen, kirlenen, zor kararlar alan bir kadın var. Köylü diye küçümsenen birinin zekâsıyla, sabrıyla ve hatta şiirle nasıl ayakta kaldığını okumak inanılmaz keyifliydi. Evet, şiir meselesi… Kitabın en özgün taraflarından biri de
Rüzgardan başka ses olmaz dağlarda
Ne yaprak kıpırdar ne guguk kuşu öter.
Kim bilir ne zaman konuşurum bir arkadaşla
Pencereme vuran yağmur damlaları bile yeter.