En başta atmosferiyle insanı içine çeken kitaplardan biri. O gotik, masalsı ama bir yandan da iç acıtan havası daha ilk sayfalardan kendini hissettiriyor. Hazel’ın yalnızlığı gerçekten okurun içine işliyor. Ailesi tarafından yok sayılması, ahırda uyuması, unutulması… bunlar sadece “üzücü detaylar” değil, karakterin ruhunu hissettiren şeyler. Okurken insan ister istemez onun için kırılıyor.
Hazel’i sevmekle ona sinir olmak arasında gidip geldim açıkçası. Küçük hâline üzülmemek imkânsız ama büyüdükçe bazı kararlarında “neden bunu yaptın şimdi?” dedirtiyor. Ama sanırım onu gerçek yapan şey de bu. Çünkü o klasik kusursuz, her şeyi bilen “seçilmiş kişi” karakterlerinden değil. Kararsız, kırılgan, bazen yanlış yapan biri. Bu yüzden de daha insani hissettiriyor.
Benim için kitabın en güçlü taraflarından biri kesinlikle Merrick’ti. Ölüm tanrısı deyince insan daha soğuk, ulaşılmaz bir karakter bekliyor ama onun Hazel’la olan bağı inanılmaz duygusal işlenmişti. Bazı sahnelerde gerçekten bir baba figürü gibi hissettirdi. Hem hüzünlü hem sıcak bir tarafı vardı. Aralarındaki ilişki kitabın duygusal yükünü baya taşıyor zaten.
Kitapta ölüm ve kader temasının işlenişini de çok sevdim. Özellikle mum metaforu ve Hazel’ın dokunduğu insanların ölümünü görmesi çok etkileyiciydi. Ama bence asıl vurucu nokta şu: her şeyi bilse bile her şeye müdahale edememesi. Çünkü hikâye sadece büyü ya da fantastik olaylar üzerine kurulu değil; seçimlerin sonuçları ve o seçimlerin ağırlığı üzerine kurulu.
Prens Leopold konusunda da başta çok beklentim yoktu açıkçası. İlk başlarda klasik ukala prens havası veriyor ama sonradan karakterinin açılması ve Hazel’a yaklaşımı çok doğal ilerliyor. Romantizm kısmının abartılmadan, hikâyeyi gölgelemeyecek şekilde verilmesi de ayrıca hoşuma gitti.
Bir de ortam hissi…
On Üçüncü ÇocukErin A. Craig · Ephesus Yayınları · 202637 okunma
Bu kitabı okurken şunu net hissettim: tamamen kafa dağıtmalık, hızlı okunan, çok da sorgulamadan içine girilen bir hikâye. Zaten ben de bu tarz dark romance kitapları biraz “çıtır çerez” niyetine okuyorum ve bu kitap tam olarak o hissi verdi.
Öncelikle en sevdiğim şeylerden biri bölümlerin kısa olmasıydı. Bu sayede kitap aşırı akıcı ilerliyor, elinden bırakmak istemiyorsun. Özellikle böyle aşk ve dark romance tarzında uzun uzun uzatılan sahneler beni sıkabiliyor ama burada tempo hiç düşmedi.
Payton karakterine gelirsek… Açıkçası geçmişi çok ağır. 17 yaşına kadar yaşadığı şeyler gerçekten insanın içini sıkıyor. O yüzden onun hayatta kalma çabası ve tek başına bir düzen kurması beni etkiledi. Ama şunu da söylemeden geçemeyeceğim: biraz daha güçlü, daha dişli bir karakter olmasını isterdim. Yaşadıklarına bakınca o sertliği görmek istiyorsun.
Nero ise tam bir klasik dark romance erkeği. Karanlık, tehlikeli, takıntılı… Hani şu “sen benimsin” diyen tipler var ya, işte onun vücut bulmuş hali Ama ilginç bir şekilde bazı sahnelerde o kadar doğal ve yer yer komik ki, bu da karakteri daha katlanılabilir yapıyor.
İkili arasındaki ilişki bana göre biraz hızlı gelişiyor ama ben zaten bu tarz kitaplarda bunu çok problem etmiyorum. Çünkü gerçekçilikten çok his önemli oluyor. İlk karşılaşmaları zaten başlı başına absürt ama bir o kadar da sürükleyici. Adamın direkt eve girip koltuğa kurulması falan… normalde “yok artık” dersin ama okurken diyemiyorsun
Nero’nun Payton’a karşı geliştirdiği takıntı da kitabın en belirgin noktalarından biri. Onu izlemesi, hayatına uzaktan dahil olması… klasik ama merak uyandıran bir ilerleyiş vardı. Payton’ın da ona karşı çekilmesi, geçmişine rağmen kendini açmaya başlaması hikâyeyi daha okunur kılmış.
Sonlara doğru aksiyon kısmı devreye giriyor.
NeroS. J. Tilly · Martı Yayınları · 2025210 okunma