Enver Paşa'yı bu ara en çok ilgilendiren sorun İtalya değildi. Hanımlar arasında çarşafların etek boyunun ayak bileklerinin görüneceği kadar kısaltılmasının konuşulduğunu, böyle bir modanın başlayacağını duymuştu.
Her kurşunumuz, her bombamız, her süngü vuruşumuz, her tekmemiz, her yumruğumuz hedefini bulacak. Düşman bizi vurmadan biz onu vuracağız. Ama sağlıkçılara, sağlıkçıların taşıdığı yaralılara ateş etmek yok. Düşman bu insanlığa layık mı? Hayır. Utanmadan şehitlerimizi dinimizce toprağa vermemize engel oldular ve yaktılar. Belki de içlerinde ağır yaralı kardeşlerimiz vardı, onlar da yandılar. Ama düşman layık değil diye biz insanlığımızı bozmayacağız. Temiz dövüşeceğiz. Yenilmez, yılmaz, yıkılmaz, Çanakkale askeri olacağız. Anlaşıldı mı?
Biz bu şairin şiirleriyle uyandık, kimliğimizi bulduk. Şiir bu kadar etkili olur mu? Olur. Tam zamanında söylenmişse, bir dize bile yeter. Belleksiz bir insanın belleğine kavuşması, kimsesiz bir çocuğun ailesini bulması gibi bir şeydi bu. Türk olduğumuzu anladık.
Benzeri olmayan bu kanlı boğuşmalar, özelikle Anzakları etkilemeye, kafalarını kurcalamaya başlamıştı: Türkler vatanlarını koruyan, adam gibi dövüşen, inancı ve vatanı uğruna ölen insanlardı. Bunu iyi anlamışlardı. Peki, kendileri niye buradaydılar? Niye ölüyor ve öldürüyorlardı?
Kim ve ne adına?
Bu sorular düşünenleri rahat bırakmaz olmuştu.