Arap askerlerinin bazı halleri, tavırları, alışkanlıkları, tümende bulunan Türk askerlerini şaşırtagelmişti.
Bazılarının adının Muhammed oluşu daha çok şaşırtıyordu. Türkler Peygamberlerine duydukları büyük saygı gereği, olur olmaz yerde ve biçimde kullanılmaması için çocuklarına bu adı vermez, onun hafifletilmiş biçimi olan Mehmet'i kullanırlardı.
Bu Türklere özgü bir dikkatti.
Tarihin en eski milletlerinden biri, ateşten geçerek, kan içinde, bir daha uyumamak, benliğini unutmamak, kandırılmamak, sömürülmemek, ezilmemek, ölmemek üzere çığlık çığlığa diriliyordu.
"Biz kendimizi Osmanlı milletinden bilirdik, böyle bir millet var sanırdık. Türk olduğumuzu bilmezdik. Dilimizin adı Osmanlıca idi. Aslının Türkçe olduğunu bilmez, anlamazdık. Ölü bir millettik. Gençliğimizde vatan ne, vatanseverlik nedir, bunları da bilmezdik.."
Gençler şaşırdılar.
"..Bilmezdik ya. Çünkü Abdülhamit döneminde 'vatan' sözcüğünün söylenmesi, yazılması yasaktı. Şimdi söylerken içimizi titreten bu sözcük otuz yıl yasaklandı. İnanılması zor ama böyleydi. Bir gün bir arkadaşımız Mehmet Emin Bey'in bir şiirini okudu. Şiir şu dizeyle başlıyordu:
Ben bir Türküm, dinim, cinsim uludur
Duyar duymaz içim titremişti. Şair bu şiiriyle 'Diril ey Türk' siye bağırıyor ve bizi uyanmaya çağırıyordu.
Biz bu savaşın inceliklerini onlardan önce öğrenir, öne geçeriz. Neden? Çünkü çabuk öğrenmek zorundayız. Öğrenemezsek savaş değil, bir vatan kaybederiz.
Hedef herkesi heyecanlandıracak kadar büyüleyici idi: İstanbul! Tarihi surlar, kubbeler, çeşmeler, haremler şehri, halı, gümüş, lokum ve baharat cenneti.
Planın dikkate almadığı bir husus vardı: Yurdunu anası gibi, kadını gibi, çocuğu gibi seven, canından aziz bilen çılgın Türkler.