"Biz ayrılacağız. Ben gideceğim," diye hatırlattım. Bunu söylemek kalbime bir mızrak gibi saplandı, bana da acı vermesini beklemiyordum ama bu düşünce beni de yaralıyordu. Bulanık gözlerimi gece mavisi bulutlu gökyüzüne kaldırdım. "İşte o zaman, başımızı kaldırdığımızda baktığımız gökyüzü bile aynı olmayacak."
Biz ayrıldık.
Ve artık gökyüzünün hiçbir önemi kalmadı.
"Efsun..." dedi çekici sesiyle, "Sen bana çok fena aşık olmuşsun."
Ona hediye ettiğim, hala boynunda duran kolyenin zincirini düzeltirken başımla onayladım. "Beni kendine çok fena aşık etmişsin."
"Prens olmanın en önemli kurallarından biri ne?" diye sorduğumda iki kaşım da kendiliğinden havalandı. "Kendi fikirlerinden başka her öneriye kapalı olmak mı?"
"Hayır ama prens olmanın en önemli kurallarından biri," derken gözlerimizin birbiriyle oluşturduğu o görünmez bağı kesmedi. "Değerli olanı her koşulda güvende tuttuğuna emin olmaktır."
"Ben galiba bir felaketim."
"Evet," diyerek onayladı. Ardından yanağımdaki elini gövdeme indirip bu defa iki koluyla beni sardı, sıcaklığını bana yaydı, göğsümi gövdesine yapıştırdı. Dudakları kulağıma doğru indi ve ılık nefesini ruhumu ürpertmek ister gibi fısıldadı: "Sen başıma gelen en güzel felaketsin."