Başka ulusların topraklarını fethedenleri neden bu kadar saygıyla andığımıza anlam veremiyorum. İskender, Hannibal, Scipio, Caesar, Charlemagne, Napoléon ve onlar gibi daha nicesi tam olarak neyi başardı?
Uçsuz bucaksız yabancı toprakları ele geçirip, talan ettikten sonra orada yaşayanları eğitmeyip, onların hayatını ve devletin düzenini iyileştirmedikten sonra ne fayda?
Koskoca devletler kuruluyor, ancak halk sıkıntı içinde ve açlık çekiyor. Milyonlarca insan cahil kalıyor. Her yerde sarhoşluk, hırsızlık, büyük sefahat, isyanlar, toplumsal nefret kol geziyor... Ve herkesin ağzında küfür. Baba mirası veya halkın yuvarlandığı yozluk bataklıklarından bir okul diploması elde ederek yükselen, korunaklı ve uygun bir yere ulaşan hiç kimse sonrasında parmağını dahi kıpırdatmayacak, milyonları o karanlıktan kurtarmaya yeltenmeyecektir. Ve aydınlanmamış, sarhoş, aç bir halka sahip büyük ülkelerin bataklık üzerine taşlardan inşa edilmiş büyük birer kule gibi olduklarını da bilmeyeceklerdir.
Veba, kolera ve tifüs mikropları gözle görülmez; çok küçük ve yıkıcıdırlar. Mikroplar aynı zamanda toplumun ve halkın manevi alanlarında da mevcuttur. Belki de veba mikroplarından daha tehlikelidirler.
Ya ülkenin yeniden canlanmasını bekleyen, biraz eğitim almış insanlar ne yapıyordu?
Onlar da aptalca ama büyüleyici uydurma hikâyeler okumaktan sarhoşlar.
İngilizler tüm Avrupa'yı Napoleon'a karşı ayaklandırmıştı ve sonunda onu ezdiler. Napoleon Yakalandı ve Sainte Helene Adası'na surgun edildi. Napoleon'un savaşlarından yorulan Avrupa, ingilizlerin tükenmez enerjisi karşısında saygıyla egildiler. İngiltere'ye hayranlık duyuyor, Ingilizlere benzemeye çalışıyorlardı artık. Ingilizlere has her şey moda oldu.
Ancak küçük çocuklar ve olgunlaşmamış erkeklerde görüldugu üzere yetişkinleri taklit etme arzuları onların eksiklikleri, hatta kötü alışkanlıklarıyla başlarlar. Sigara, agir içkiler, yüksek sesle konuşmak ve saldırganlık gibi. Gelişmemiş, kültürel ve zihinsel olarak olgunlaşmamış halklar da hep böyledir. Onlar da İngilizlerin dış görünüşünü, genellikle komik ve hatta hastalıklı taraflarını alırlar. Onlarin kötü taraflarının kötü kopyaları gibidirler.
Ülkede özel bir askerî kast vardı. Hem aydınlara hem de tüccarlara yüksekten bakardı bu kast. Halkın ise aşağı bir sınıf, asker gücü, çıkarları için feda edilebilecek bir kitle olarak mümkün mertebe sert ve acımasız bir disiplinde tutulması gerektiği düşünülüyordu.
Subaylar cepheden, geçit törenlerinden ve kışladan başka bir şeyle ilgilenmek istemiyorlardı. Tüm boş zamanlarını eğlenceyle, iskambil oynayarak ve dans ederek geçiriyorlardı.
Çoğunluk az eğitimliydi. Neredeyse hiçbir şey okumuyorlardı. Topluma yararları yoktu, ulusal çıkarlara da pek aldırmıyorlardı. Kılıçlarını çarpıştırmayı ve caka satmayı seviyorlardı sadece. Har vurup harman savuruyorlardı. Her zaman şık, dansta yetenekli, gerçek salon beyefendileriydiler. Askerlere karşı kaba ve genellikle acımasızlardı. Onlara "kışla sığırları" der, hor görürlerdi.