Çantamdan diplomamı çıkarıyorum. “Babacığım nah bitirirsin
demiştin ya, hani bitirirsem alnımı karışlayacaktın ya,
işte bitirdim, bak diplomam burada. Her ne kadar istemiyorduysan da başarılarımıza sevindiğine eminim... Hadi alnımı karışla... karışla... Hani bitiremezdim, hani oğlun olsaydı neler neler verirdin... İşte diplomam işte işte... Al, al da bak...
İki ayakkabı, üç kemik etle çocuk mu büyütülür sanıyorsun,
en basit şeyleri bile ne büyük savaşla aldık senden... Her şeyle,
ama her şeyle savaştık, zorla, söke söke, bir mutlu gençlik
yaşatmadın bize... Üniversiteye bile suçmuş gibi gittik... Sanki
lütfettin... Al işte al da bak, hadi alnımı karışla karışla...”
az kalsın bir de bu çocuğu doğuracaktım, doğurup da iyice esirin
olacaktım. Yaşamın esiri olacaktım, bu piçin esiri olacaktım. Aldırmamalıyım ha anneciğim, bir kadının en kutsal görevi
annelik ha anneciğim. Senin gibi iki çocukla, seni aldatan
kocayla, bırakıp gidemeden, evinin duvarlarına yapışmış,
balık gözlerinle kalmak mı annelik? Siz olmasaydınız, ben
bu hayatı mı yaşardım, sizin yüzünüzden boşanamadım demek
mi kutsal annelik? Bu bok dünyaya, ne olacağı belli olmayan
bir yaratık peydahlayıp, durmadan onu suçlamak mı
annelik? Evin dört duvarı arasına kapanıp, yemeyip yedirip,
giymeyip giydirip, durmadan üzülüp, mutsuz olup, korkular,
acılar içinde yaşamak mı annelik? Sen neredesin ha anneciğim,
sen kimsin? Ne yaptın şimdiye dek kendin için. Umutların
hani? Var mıydı ki? Kutsal annelik ha... kut... sal... an...