İnsanın kendi cehennemi bazen kendi yarattığı dünyası ve kendi yarattığı gerçekleri olabiliyordu. Ama aynı şekilde, insanın kendi cenneti de yanındaki insanların varlığı ve nefes alışlarıydı. Bütün duyguları sonuna kadar yaşayıp bütün hislerimle ayakta durabilmek büyük bir meziyetti ve ben artık bunu başarabiliyordum...
Hayat bu kadar garipti. Sokak Nöbetçileri'nin arasına onları parçalamak için gönderilmişken, Şimdi onları daha sıkı bağlarla birbirlerine düğümlemek ve birisi parçalanacaksa o ben olmak istiyordum.
Umut etmek yoktu, hayal etmek yoktu, hayatı sevmek yoktu, sevilmek yoktu, aşk yoktu, arkadaşlık yoktu, şefkat yoktu, merhamet yoktu, hisler yoktu. Kendimi alıştırdığım kuru toprak değildi, itildiğim kuru toprağa alışmak zorunda kalmıştım.
Hayal kurmak insanı yaşatabilirdi ama bazen o hayallerin gerçekleşmeme ihtimali, belli bir zamandan sonra umutların tükenmesine de neden olabilirdi. Umut edemeyen bir insan ne kadar yaşayabilirdi. Kendimi, belli bir yaşıma kadar su ve güneş ışığı olmadan, toprağında filizlenmeden ama ölmeden de insanların basıp geçtiği bir bitkiye benzetiyordum; bir çiçek olarak bile adlandırmıyordum. Büyümemiştim ama ölmemiştim de. Gökyüzüne doğru filizlenmemiştim ama toprağın altında da cesedim yoktu. Öylesine bir varlıktım. Kuru toprağa alışmıştım, ışıksız yaşamaya ve belki de nefes almamaya.