Anlatmayı en çok sevdiğim anım. Lisans dönemindeydim sanırım. Yaz ayları olmalı. Memleketteydim. Bir kitaba çok sinirlenmiştim. Bulduğum her yerine notlar yazıyor, bir yandan da bağıra çağıra konuşuyordum. Abimin geldiğini fark ettim ama umursamadım. "N'apıyorsun?" dedi. "Abi" dedim, "çok sinirliyim. Uğraşma hiç çekemem." Yere baktı. Sayfa, benim yazılarla kaplı. O gün söylediği cümleyi ömrüm boyunca hatırlayacağım. "Kitapla kavga mı ediyorsun sen mal?"
Bu kitabı, başka sebepler yanında en çok ismi için almıştım. Çünkü benim umarım artık yani sonunda yayımlanacak kitabımın içeriğiyle kıyısından köşesinden bir şekilde ve bir miktar örtüşüyor. (Şu ara en çok düşündüğüm ve beni her seferinde hayretler içinde bırakan konu da bu. Sürekli yazıyoruz. Aynı konuları aynı kelimelerle. Ama her seferinde farklı şeyler anlatıyoruz. Tabi ki özgünlük bir kuruntu. Ve tabi ki insan zihninin çalışma şekli her yerde aynı.)
Kitabın ortalarında sosyal medya tanıtımları ve buradaki inceleme yazılarını okudum ve kendimden şüphe ettim. Ben mi anlamıyorum acaba? Ben mi fark edemedim? Ben mi hâkim olamadım konuya? Ama kitap elimde şu an. Kenarına köşesine aldığım notlara bakıyorum. Bunları yazma sebeplerimi tekrar gözden geçiriyorum. Sonuç değişmiyor.
Kitabın başında yazarının bir notu var. Yazarlığa geri dönmesini sağlayanlara teşekkür ediyor. Sonunda okurun düşüncelerini iletmesini istediği bir de adres bırakıyor. Ben bunu buradan genel olarak birkaç madde ile yapacağım.
1.) Ele alınan konunun güzel romanlar için kaliteli malzeme verme potansiyeli var. Ama bu potansiyel harcanmış. Nasıl? Bir roman çıkacak konuyu kişilerin diyaloglarında görüyoruz. Sürekli bir oldu bitti havası var. Bunu kaç kez yazdım bilmiyorum. Konular işlenmiyor. Her şey havada kalmış. Diyaloglarda okumak yerine