Emrah dal

Emrah dal
@EmrahDal_1001
2 okur puanı
Temmuz 2024 tarihinde katıldı
Hiçbir şarkı bir daha beni hatırlatmayacak. Birlikte güldüğümüz resimler de solacak zamanla. Paslanacak her şey durduğu yerde. Birlikte ağlayıp güldüğümüz evde bir başkası oturacak. El ele yürüdüğümüz sokaklarda başkasının çocukları koşacak. Beni ilk öptüğün şehirde, ot bağlayacak artık adım basmadığımız her yer. Sana baktığım gibi bakamasam da kimseye, en azından kafamı kaldıracağım birileri gözümün içine baksın diye. Silinecek parmak izin üstümden. Kokunu unutacağım. Bir zaman sonra hiç ummadığım bi anda sesim susacak, gülüşüm duracak. Masadaki sakilere bakarken, şimdi kim bilir ne yapar diyeceğim içimden. Kör kütük sarhoşken kanadımı kıran tek yük sen olacaksın
Reklam
Şayet günlerden bir gün, bu hengameli ve hercümerç hayatta yollarımız birbirimizden kopup gözden ve dilden ırak düşersek; uykunun o muamma dehlizlerinde, rüyalarda dahi birbirimizi bulamazsak ve şu uçsuz bucaksız koca dünyada bir daha asla denk gelemesek bile, elbet bir gün, zamanın adsız bir saniyesinde aynı mukaddes hisle birbirimizi düşüneceğiz. Araya giren mesafeleri ve yılları hiçe sayarak, ruhlarımızın derinliklerinde aynı sızıyı taşıyıp birbirimize karşı derin bir özlem duyacağız. ​Demem şu ki; bedenlerin fani ayrılığı, ruhların ezelî aşinalığına asla galebe çalamaz; biz bu dünyada birbirini kaybedenlerden olsak bile, kalbin o hiç silinmeyen gizli hafızasında daima bir ve beraber kalacağız.
Küllerimden Geçen Yokuş
Yolu şaşırdım; pusulamı yutmuş bir karanlıkta, göğsümün içinde uğuldayan bir kasırga ile yürüyorum. İçimdeki fırtına dinmek bilmezken, memleket dediğim yer omuzlarıma çöken ağır bir gölge gibi. Sokak lambaları titriyor; kaldırımların taş aralarına sinmiş hırs, ihtiras ve yenilmişlik kokusu geceyi kesif bir sise çeviriyor. Herkes bir yerlere kaçmanın hayalini kuruyor; bavulların fermuar sesleri rüzgâra karışıyor. Nefes almak bile bir cenk artık; hava ciğerlerime dolarken sanki paslı bir kapı gıcırdıyor. Bir yokuşun başında dikiliyorum; ardımda tozlu bir mazî, önümde dişlerini gösteren bir istikbâl. Mevzi tutmam gerektiğini biliyorum lakin kalbimdeki heves kuşları çoktan ürküp uçmuş. Boynuma dolanan görünmez bir kement var; her adımda biraz daha sıkılıyor. Üzerimde incecik bir ceket, ayaz iliklerime kadar işliyor. Şehrin üstüne çöken kış, yalnızca mevsim değil; ruhumun da takvimini dondurmuş bir keder. Bu nizâmın labirentlerinde yol bulmak için kirli haritalar ezberlemek gerektiğini fısıldıyorlar kulağıma. Fakat dizlerime yapışan eller, beni aşağı çekmek isteyen gölgeler varken nasıl dimdik kalınır? İstemem çamura bulanmayı; düşersem kendi hatırıma düşerim, kimsenin avuçlarına sığınmam. Cenklerimi hep tek başıma karşıladım; kalkanım da bendim, yarayı saran da. Minnet bilmem; boynumu bükersem yalnız Rabbim’in huzurunda bükerim. Biliyorum, dünya denen bu gurbet hanında insan nihayetinde yapayalnızdır. Bir mevsim kar, bir mevsim hazan; hayat, daima bir inişin eşiğinde bekleyen yokuştur. Ardımda uğuldayan kalabalıklar var; içimde ise türlü vehimler. Karşımda yükselen duvarın taşları kinle örülmüş. Yoruluyorum, ey gönül; kimi vakit göğsümde patlayan kurşun sesleri duyuyorum sanki. Yazacaklarımın rengi koyulaştı artık. Kaçmakla kalmak arasında parçalanmış bir ömür; yarım
Taslak Bir Hayat
Onun varlığı kimse için bir ihtiyaç değildi; bunu en çok kendisi biliyordu. Bir zamanlar uğruna nefesini esirgediği biri için artık ne bir hatıra ne de bir pişmanlıktı. Daha çok, adı anılmayan bir ayinde kenara ayrılmış, yalnızca lanet okumak için kullanılan bir nesne gibiydi. Kurban olmayı kabullenmişti; zayıflığını, huysuzluğunu, kırılganlığını. Boynunu çoktan uzatmıştı celladına. Celladın yüzünde bir maske vardı. O maskenin altından sızan şey bir gülümseme değildi; öldürmenin verdiği, ince ince bilenmiş bir nefretin suretiydi. Ona bakarken gözlerini kaçırmıyordu. Çünkü bakmak, hükmün bir parçasıydı. Onun gözleri ise bağlıydı; ıslak ve kirli bir bezle. Sanki dünyayı son kez görmemesi için değil, çığlığını daha iyi duyabilsinler diye ağzı açık bırakılmıştı. Kanın metalik tadı diline yapışmıştı. Ölüm kokusunu ayırt edebiliyordu: küflenmiş ekmekle yanmış tütün arasında bir yerdeydi. Boynunda neredeyse yok denecek kadar hafif bir temas hissetti; bir kuş tüyü kadar. Belki de hissetmemesi gerekiyordu artık, çünkü insan, içi boşaldığında ölümü de hafif yaşardı. Kendi kendine sordu: Neden buradayım? Bu sona kim karar verdi? Maskenin ardındaki yüz tanıdık mıydı, yoksa bu da zihnin son oyunu muydu? Bir ağaca asılabilirdi mesela, topal bir ağaca. Ya da bir çarmıha gerilebilirdi; herkesin bildiği, kutsal bir acıyla. Ama ona özel bir cellat seçilmişti. Bu, sıradan bir ölüm değildi; kişisel bir infazdı. Hayatı bir taslak gibi geçmişti elinden. Temize çekmeye fırsat bulamadan. Ardında tamamlanmamış cümleler, yarım bırakılmış duygular bırakmıştı. Toprak istiyordu artık; üstüne düşsün diye. Beklemek zorundaydı ölümü beklemek. Uzun, yorucu, insanı içinden kemiren bir sıraydı bu. Kafasının içinde birikenleri taşıyamıyordu; düşünceler uyuz gibi kaşındırıyor, durdukça çoğalıyordu.
Delilikle Mühürlenmiş Bir Hakikat
Kapının ardında kilit sesi yankılandığında, içeride kalan şey bir beden değil, sorularla ağırlaşmış bir bilinçti. Duvarlar beyazdı; fazla beyaz. İnsan, bu kadar beyazlığın içinde kendi gölgesinden bile şüphe ediyordu. Buraya “deli” dediler; çünkü fazla düşündü, çünkü sustuğu yerde aklı çoğaldı. Oysa delilik, bazen dünyanın aceleciliğine ayak uyduramamaktı. Geceleri uykusuzdu. Tavandaki çatlağa bakar, oradan sızan karanlıkla konuşurdu. “Eğer aklım buysa,” derdi içinden, “hangi parçam sağduyuya ait?” Kendini sorgulaması bir alışkanlık değildi; bir zorunluluktu. Çünkü sorgulamadan yaşamak, ona göre daha büyük bir cinnetti. Doktorlar not aldı, hemşireler kapıyı kapattı; ama sorular içeride kaldı. Kalbi, bu binanın soğukluğuna rağmen sıcaktı. Aşk, burada da yolunu bulmuştu. Bir hayal miydi, yoksa geçmişten sarkan bir ses mi, ayırt edemiyordu. Sevdiğini düşündüğü yüz, bazen camda beliren yansımasıyla karışıyordu. “Sevmek,” diye fısıldardı kendine, “aklı kaybetmek mi, yoksa aklı kurtarmak mı?” Cevap vermedi. Bazı sorular, cevapla küçülürdü. Bahçeye çıkarıldığında, gökyüzüne bakar ve gülümserdi. Özgürlük, tel örgünün dışında değil, bakışın içinde olabilirdi. İç konuşmaları derinleştikçe, sesi sakinleşirdi. Çünkü insan, kendini dinlemeyi öğrenince başkalarına bağırma ihtiyacı duymazdı. Aşk da böyledir; sahip olmak değil, anlamak ister. Zamanla şunu fark etti: Akıl, tek başına bir erdem değildir; merhametle birleşmediğinde bir hücreye dönüşür. Delilik dedikleri hâl, belki de gerçeği çıplak görmekti. O, gerçeği gördü ve yaralandı. Yaralı olduğu için değil, gördüğü için buradaydı. Kapılar yine kilitlendi. İçeride kalan ders şuydu: Dünyaya sığamayan her zihin hasta değildir; bazen dünya dardır. Ve aşk, en kapalı yerde bile insanı kendine açan tek anahtardır.
Reklam