Kapının ardında kilit sesi yankılandığında, içeride kalan şey bir beden değil, sorularla ağırlaşmış bir bilinçti. Duvarlar beyazdı; fazla beyaz. İnsan, bu kadar beyazlığın içinde kendi gölgesinden bile şüphe ediyordu. Buraya “deli” dediler; çünkü fazla düşündü, çünkü sustuğu yerde aklı çoğaldı. Oysa delilik, bazen dünyanın aceleciliğine ayak uyduramamaktı.
Geceleri uykusuzdu. Tavandaki çatlağa bakar, oradan sızan karanlıkla konuşurdu. “Eğer aklım buysa,” derdi içinden, “hangi parçam sağduyuya ait?” Kendini sorgulaması bir alışkanlık değildi; bir zorunluluktu. Çünkü sorgulamadan yaşamak, ona göre daha büyük bir cinnetti. Doktorlar not aldı, hemşireler kapıyı kapattı; ama sorular içeride kaldı.
Kalbi, bu binanın soğukluğuna rağmen sıcaktı. Aşk, burada da yolunu bulmuştu. Bir hayal miydi, yoksa geçmişten sarkan bir ses mi, ayırt edemiyordu. Sevdiğini düşündüğü yüz, bazen camda beliren yansımasıyla karışıyordu. “Sevmek,” diye fısıldardı kendine, “aklı kaybetmek mi, yoksa aklı kurtarmak mı?” Cevap vermedi. Bazı sorular, cevapla küçülürdü.
Bahçeye çıkarıldığında, gökyüzüne bakar ve gülümserdi. Özgürlük, tel örgünün dışında değil, bakışın içinde olabilirdi. İç konuşmaları derinleştikçe, sesi sakinleşirdi. Çünkü insan, kendini dinlemeyi öğrenince başkalarına bağırma ihtiyacı duymazdı. Aşk da böyledir; sahip olmak değil, anlamak ister.
Zamanla şunu fark etti: Akıl, tek başına bir erdem değildir; merhametle birleşmediğinde bir hücreye dönüşür. Delilik dedikleri hâl, belki de gerçeği çıplak görmekti. O, gerçeği gördü ve yaralandı. Yaralı olduğu için değil, gördüğü için buradaydı.
Kapılar yine kilitlendi. İçeride kalan ders şuydu: Dünyaya sığamayan her zihin hasta değildir; bazen dünya dardır. Ve aşk, en kapalı yerde bile insanı kendine açan tek anahtardır.