İnsanın ruhu, binlerce odası olan ve anahtarları sürekli el değiştiren karanlık bir labirent gibidir. Birini tanıdığımızı sandığımız o an, aslında sadece onun bize göstermeye karar verdiği vitrinin önünde duruyoruzdur. Maskelerin ardındaki asıl çehre, bazen nezaketin altına gizlenmiş bir öfke, bazen de neşeli kahkahaların gerisindeki derin bir uçurumdur. İki yüzlülük, çoğu zaman bir kötülükten ziyade insanın kendi çıplaklığından duyduğu korkunun bir ürünüdür; çünkü dünya, herkesin olduğu gibi görünebileceği kadar merhametli bir yer değildir.
Tanıdığımızı iddia ettiğimiz her kişi, aslında zihnimizde yarattığımız birer kurgudan ibarettir. Onların sessizliklerinde sakladıkları fırtınaları, aynaya baktıklarında gördükleri o yabancıyı asla tam olarak bilemeyiz. Her insan, içinde hiç kimsenin uğramadığı gizli bir bahçe taşır ve biz sadece çitlerin üzerinden sarkan birkaç çiçeğe bakarak tüm bahçeyi bildiğimizi sanırız. Oysa gerçek, yüzeyin çok daha altında, kelimelerin bittiği ve maskelerin düştüğü o ıssız derinlikte gizlidir.