Küçük bir çocuk, dev bir adım atmaya hazırlanıyordu.
Elini demir kapıya uzattı; soğuk metal tenine değdiğinde içini tarif edemediği bir ürperti sardı.
Kapıyı araladı. Gıcırdayarak açılan kapının ardından sessiz, boş bir basketbol sahası uzanıyordu.
Saha bomboştu. Ne bir top vardı ne de bir ses. Sadece sessizlik…
Ve o sessizliğe yansıyan, tel örgülere düşmüş küçücük bir gölge: Yağız.
İçeri girmek istedi.
Ama yapamadı.
Gözleri içerideydi ama ayakları dışarıda kaldı.
Cesaret edemedi.
Sadece kapıyı araladı, başını uzatıp baktı ve geri çekildi.
Bilirsiniz, çocuk parklarındaki basketbol sahaları genellikle tel örgülerle ya da demir parmaklıklarla çevrilidir.
Dışarıdan içerisi, içeriden dışarısı net bir şekilde görülür.
Ama bazı sınırlar gözle değil, yürekle çizilir.
Ve Yağız, o gün bu görünmez sınırın içine adım atamadı.
Yağız, isminin hakkını veremeyen bir çocuktu.
Kişiliğinde ezilmişlik barındırıyordu.
Zincirlerini kıramadı.
Sadece kapıdan bakıp geri çekildi ve öylece evine doğru yola koyuldu.
O gün ilk kez evinden 200 metre uzağa tek başına gitmişti.
Kendi kendine cesaret toplamıştı.
“Ben erkeğim” diyerek kimliğinin arkasına saklanmıştı.
Sadece 200 metre uzaktaki parka kadar gidebilmişti.
Ama orada durdu.
Gitmeyi başarmıştı, ama yaşamayı, prangalarından kurtulmayı, kalıplarını yıkmayı başaramamıştı.
Peki hayat, küçücük insanların erken yaşta büyümesine izin mi vermez?