Hayat bir keşif yolculuğudur. Neyi keşfedeceksin ? Kendini, özünü...
Kişi psikoterapiye gittiği zaman terapistin yaptığı, karşısındakinin kendi hislerini anlamasına yardımcı olmaktır. " Peki, o zaman ne hissettin? Neyin farkına vardın? O duygu sana ne ifade etti? " gibi sorular sorarak bastırılan bastırılmaya devam edilen duyguları, ortaya çıkarıp farkına varılmasını sağlamaya çalışır. Kişiye tüm duygularına "merhaba" deme cesaretini vererek bir bütünlük kazandırma niyetindedir. Duygularımız da, eğer gözlemleyen bilincimizi geliştirip onun rehberliğinde dinlersek, bize gitmemiz gereken yön konusunda ihtiyacımız olan her şeyi söyler.
Dış tanıklığa önem veren kültür korku temelli... Şayet kontrol eden, korkulacak kimse yoksa kişi istediğini yapabileceğini düşünür. Kimse görmüyor ki! Mesela sınıfta başlarında bir öğretmen yoksa istediği gibi kopya çekebileceğini düşünür.
İç tanıklığa önem veren kültürde ise bir işi yaparken kişi önce kendi özüne, vicdanına hesap verir. Sınavda öğrencinin başına gözetmen dikmeye gerek yoktur. En önemli denetimci içindeki vicdanıdır.
Şimdi bakın içimizde bir " doğruyu anlama" potansiyeli var. Bu herkesin içinde vardır. Yani doğuştan bazı şeyleri insanın içi hisseder; bildiğini bilmese, farkında bile olmada dahi... Beyin araştırmaları gösteriyor ki, altı aylık bir bebek soğuk, donuk, bomboş bir yüzle karşılaşırsa, burada bir yanlışlık, yolunda gitmeyen bir şeyler olduğunu hisseder. Gözlemleyen " içimizdeki his" hep var ve bize her adımımızda bir şeyler söylüyor.
Biliyor musunuz kendimi sürekli ihmal etmişim. Elbette bunun nedenleri bar. Kendimi bulmamı umursayan bir ortamda büyümedim. Hep bir "Sosyal Kimlik" olarak yetiştirildim, eğitildim ve bu şekilde dünyaya bırakıldım. Yolculuğun esas anlamını kendi içimde o "öz" ün, yani kendimin verdiğini keşfetmem uzun zaman aldı. Bu sebeple uzun süre boyunca kendimden öksüz kaldım; bunun farkına vardığım zaman da içim cız etti. " Keşke yapmasaydım" dediğim şeyleri yaptığımı gördüm.