yunus emre Çakır

yunus emre Çakır
@Emreckr01
Kıllet-i ta'âm, Kıllet-i kelâm, Kıllet-i menâm
Her şeyde ikinin birisi olmaya o kadar alıştım ki, şimdi kendimi yarımdan fazla bulamıyorum Bir şeyden kaçıyorum, bir şeyden.. Kendimi bulamıyorum! Dönüp gelip kendime yerleşemiyorum. Kendime bir yer edinemiyorum, kendime bir yer.. Kafatasımın içini, bir küçük huzur adına aynalarla kaplattım, Ölü ben'im kendini izlesin her yandan, o tuhaf sır içinden! Paniğini kukla yapmış hasta bir çocuğum ben, oyuncağı panik olan sayın yalnızlık kendi kendine nasıl da eğlenir. Kendimi arıyorum, bulamıyorum. Kasımpatı saatlere, gergin vazoların belirgin çizgilerine aidim ben. Tanrı ruhumu bir süse çevirdi. Ruhumun seyrini hangi şatafatlı, özentili ayrıntılar tarif eder, bilemiyorum. Süsü hiç kuşkusuz, onda varlığımın özüne benzer bir şey sezdiğim için seviyorum. Gittiğim her yerden az evvel çıkmış gibiyim Nereye baksam bulamıyorum kendimi Kendimi bildim bileli, bulunduğum yerde değil, başka bir yerdeydim ve yaşadığım zamanda değil, başka bir zamandaydım. Bu hep böyle... Sanki hayatım boyu kalabalık bir havaalanında elimde bavulumla oturuyorum. Birileri geliyor, birileri gidiyor. Herkes nereye ait olduğunu, nereye gideceğini biliyor. Hatta saat kaçta gideceğini, onu kimin karşılayacağını... Bense bir türlü nereye gideceğimi, nereye gitmek istediğimi bulamıyorum.. Kendimi ait hissettiğim tek yer 1 metre kareye sığdirilmiş bu huzur alanı.. insanın bir kaçış planı veya huzur alanı olmalı. Kaybolduğunda sıfırdan başlayacağı..
Reklam
Zindandan Mehmed'e Mektup
Mehmed'im, sevinin, başlar yüksekte! Ölsek de sevinin, eve dönsek de! Sanma bu tekerlek kalır tümsekte! Yarın, elbet bizim, elbet bizimdir! Gün doğmuş, gün batmış, ebed bizimdir
Şeb-i yeldâyı müneccimle muvakkıt ne bilir Mübtelâ-yı gama sor kim geceler kaç saat
İstiğna ve İktifa Üzerine
İstiğna... Yani dünyaya karşı bir uzaklık, bir bağımsızlık hali. Maddi olana, eşyaya, gösterişe karşı bir “ben sana muhtaç değilim” duruşu. İnsan, insana karşı müstağni olamaz; bu, kibir olur. Lakin eşyaya, nesneye, geçici olana karşı müstağni olmak, insanı özgürleştirir. “Benim sana eyvallahım yok. Sana kul köle olacak değilim.” diyebilmeli insan, omuzlarını hafifleten bir kararlılıkla. Ve işte tam bu noktada iktifa doğar: Yetinmeyi öğrenmek. Azı kabullenmek değil; azla derinleşmeyi bilmektir bu. Sıkça söylenen bir söz vardır: Az, çoktur. Çünkü az olan, aslında daha sade, daha öz ve daha anlamlıdır. Azaltmak; eşyayı, sesi, karmaşayı azaltmak… Bu, daha derin bir hayat yaşamanın kapılarını aralar. Eğer zihnin, kalbin ve evin fazlalıklarla tıka basa doluysa, orada ne nefes kalır ne ışık. Ruh karanlıkta kalır, kalp daralır. Oysa sadeleştirmek, yüklerden arınmaktır. O fazlalıkları çıkardığında, içeri ışık sızar. Ruhun nefes alır, kalbin genişler. Ve o az olan, bir anda çoğalmaya başlar içinde. Düşün bir kere, evini öylesine doldurmuşsun ki kendine yer kalmamış. Bir adım atacak alan yok. Halbuki biraz boşalt, biraz ferahla… Orada senin için de bir köşe açılır. İşte insan, ne kadar azlaştırabiliyorsa hayatını, o ölçüde iktifayı öğreniyor. Ve bu öğreniş, insanın kendinden aşağıda olan şeylere olan bağlılığını da çözmeye başlıyor. Çünkü insan, ancak kendinden yüce olana yöneldiğinde gerçekten yükselir. Ayakları hâlâ yerdedir belki ama kalbi göğe bakar. Kopmaz dünyadan ama dünyayı anlamlı kılar. Ve bu anlam, sade bir yaşamın sessiz derinliğinde büyür.
Ruh ile Beden arasındaki denge nasıl kurulur ?
Ruhun gıdası zikir, tefekkür, ibadet; bedenin gıdası ise beslenme, uyku ve fiziksel bakımdır. Her ikisi de dengeli bir biçimde desteklenmelidir. Aşırı zahidlik (bedeni ihmal) veya aşırı hedonizm (ruhu ihmal) insanı yorar. İslam’da ruh-beden dengesi, nefsin terbiyesiyle sağlanır.
Reklam