İstiğna... Yani dünyaya karşı bir uzaklık, bir bağımsızlık hali. Maddi olana, eşyaya, gösterişe karşı bir “ben sana muhtaç değilim” duruşu. İnsan, insana karşı müstağni olamaz; bu, kibir olur. Lakin eşyaya, nesneye, geçici olana karşı müstağni olmak, insanı özgürleştirir. “Benim sana eyvallahım yok. Sana kul köle olacak değilim.” diyebilmeli insan, omuzlarını hafifleten bir kararlılıkla.
Ve işte tam bu noktada iktifa doğar: Yetinmeyi öğrenmek. Azı kabullenmek değil; azla derinleşmeyi bilmektir bu. Sıkça söylenen bir söz vardır: Az, çoktur. Çünkü az olan, aslında daha sade, daha öz ve daha anlamlıdır. Azaltmak; eşyayı, sesi, karmaşayı azaltmak… Bu, daha derin bir hayat yaşamanın kapılarını aralar.
Eğer zihnin, kalbin ve evin fazlalıklarla tıka basa doluysa, orada ne nefes kalır ne ışık. Ruh karanlıkta kalır, kalp daralır. Oysa sadeleştirmek, yüklerden arınmaktır. O fazlalıkları çıkardığında, içeri ışık sızar. Ruhun nefes alır, kalbin genişler. Ve o az olan, bir anda çoğalmaya başlar içinde.
Düşün bir kere, evini öylesine doldurmuşsun ki kendine yer kalmamış. Bir adım atacak alan yok. Halbuki biraz boşalt, biraz ferahla… Orada senin için de bir köşe açılır. İşte insan, ne kadar azlaştırabiliyorsa hayatını, o ölçüde iktifayı öğreniyor. Ve bu öğreniş, insanın kendinden aşağıda olan şeylere olan bağlılığını da çözmeye başlıyor.
Çünkü insan, ancak kendinden yüce olana yöneldiğinde gerçekten yükselir. Ayakları hâlâ yerdedir belki ama kalbi göğe bakar. Kopmaz dünyadan ama dünyayı anlamlı kılar. Ve bu anlam, sade bir yaşamın sessiz derinliğinde büyür.