Tek tesellisi Serenad'a çalısmaktı. Schubert gibi bir devin, müzik tarihinin belki de en ünlü Serenad'ından sonra böyle bir işe kalkışmak delilikti belki ama o yılmıyor, annesinin salonda duran görkemli Bösendörfer piyanosunun başında melodiler, armoniler deniyor ve bunları notaya geçiriyordu.
Maximilian o günlerde Goethe'nin Genç Werther'in Acılari'n tekrar okumaya başladı. İlk gençliğinde bu romanı okuduğunda beğenmiş ama bu kitabın niçin gençler arasında bir intihar salgınına yol açtığını anlayamamıştı. Oysa simdi anlıyordu. Demek ki romanın derin anlamını kavramak için sırılsıklam âşık olmak gerekiyordu. Artık kendisi o durumdaydı.
Büvük yazar müzikten cok etkilendiği için, duygularının fırtınaya tutulmuş yaprak gibi olduğunu varlığının en temelden sarıldığını söylüyor, bu yüzden müzik dinleyemiyordu.
Max, arkadaslarına. Nadia'nın da o insanlardan birisi olduğunu söyledi. Müziği bizler gibi "güzel sesler olarak algılayamıyordu o. Varoluşu temelden sarsılıyordu.
İstanbul İstanbuldu iste. Zalim, tehlikeli, ama bir o kadar da güzel. Profesör`ün söylediği gibi: "O hep sana ihanet eder ama sen yine de onu sevmeye devam edersin." Bencet Kemal ÇağIar bir şiirinde "İstanbul'u sevmezse gönül, aşkı ne anlar?" diye soruyordu. Bunu Profesör'e çevirsem nasıl karşılardı acaba? Hiç kimseve âşık değildim ama yine de İstanbulu seviyordum.