Benim yazgım buymuş, kurtuluş yok. Ben bir martıyım ve doğa yaratılıştan sınırlandırmış beni. Uçmanın tüm inceliklerini öğrenmem gerekseydi, beyin yerine uçuş haritalarım olurdu.
Hızlı uçmak için yaratılsaydım, bir şahininki gibi kısa kanatlarım olurdu. Babam haklıydı.
"Neden, Jon, neden?" diye sordu annesi. "Öteki martılar gibi olmak sana neden güç geliyor? Alçaktan uçmayı pelikanlarla albatroslara bırakamaz mısın? Yemiyor içmiyorsun. Bak, bir tüy bir kemik kaldın."
"Bir tüy bir kemik kalmam önemli değil
anne. Ben, bir martı olarak havadayken neler yapıp neler yapamayacağımı öğrenmek istiyorum. Hepsi bu, yalnızca öğrenmek!"
Martıların çoğu, karınlarını doyurmak
için gerekli olandan fazlasını öğrenmeye çabalamazlar. Ucusun tek anlamı vardır onlar için: Yiyeceğe ulaşıp kıyıya dönmek. Onların amacı uçuş değil, karın doyurmaktır. Ama Martı Jonathan Livingston için önemli olan yemek
değil, uçmaktı. O, her şeyin ötesinde uçmaya gönül vermişti.