Richard Bach

Richard Bach

8.5/10
2.966 Kişi
·
10.169
Okunma
·
276
Beğeni
·
10.598
Gösterim
Adı:
Richard Bach
Tam adı:
Richard David Bach
Unvan:
Amerikalı yazar
Doğum:
Oak Park, Illinois, Amerika Birleşik Devletleri, 23 Haziran 1936
Richard Bach (23 Haziran 1936) ABD'li yazar 1955'te Long Beach State College'e başladı. Kurgu ve hayal konusunda birçok eser yazdı. Kitaplarının çoğunu kendi hayatından esinlenerek yazdı. Hava Kuvvetleri'nde pilot olarak çalıştı. Ardından birçok işe girdi. Kitaplarının çoğunda bir şekilde uçmaktan bahsetti.

1970 yılında; yem bulmak için uçmak yerine hızlı ve akrobatik uçmayı seçen bir martının hikâyesini anlatan kitabı, Martı'yı yazdı. Kitap 10.000 sözcükten daha az olmasına rağmen kurgu ve kurgu dışı kitaplar arasında en çok satan oldu. Rüzgarla Uçmak'a kadar en çok satanlarda yer aldı. Rüzgarla Uçmak 1972'de 1.000.000'dan fazla kopya sattı.

Son yıllarda hayranlarıyla ilgilenmeye başladı. 1990'larda bir Amerikan şirketinde hayranlarının maillerine cevap yazmaya başladı.

Bach'ın 6 çocuğu bulunmakta ve Bette adında bir eşi var. Ardından gazeteci olarak işe başladı ve babasız büyümek hakkında bir kitap yazdı.

Bach 1977'de, Martı filmini çektiği sırada, aktris Leslie Parrish ile evlendi.

Bach'ın Sonsuza Uzanan Köprü ve Bir eserlerini etkileyen kişi oldu. 1999'da boşandılar. Martı kitapları arasında en iyi kitap oldu.
Gözünle gördüklerine sakın inanma. Görünenlerin hepsi sınırlıdır. Anlayarak bakmaya, gördüklerinin özeline geçmeye çalış.
Eğer dostluğumuz zaman ve uzaklıkla sınırlıysa, o yok demektir. Zaman ve uzaklıkla sınırlı olmayanı yaşıyoruz biz. Uzaklığı yenince hep aynı yerdeyiz, zamanı yenince hep aynı anın içindeyiz. Böylece her an için birlikte olacağımızı düşünmedin mi?
''Cennet bir yer, bir mekan değildir, bir zaman dilimi değildir. Cennet öğrenmektir, mükemmelliktir.''
"Yaşam için daha iyi bir amaç , bir anlam aramak sorumlulukların en güzeli değil midir?
Öğrenmek araştırmak,özgür olmak
Yaşamın amacı olmalıdır!.."
Richard Bach
Sayfa 7 - ayyıldız yayınları
İncelememin daha detaylı ve kitapla ilgili çizimler içeren hali için blog'uma bakmanızı öneririm : https://kitapciziyorum.blogspot.com.tr/...on-richard-bach.html

Bana gülüyorsunuz çünkü ben farklıyım, ben de size gülüyorum çünkü hepiniz aynısınız. Evet bu cümle, lisedeyken ergen zamanlarımızda hayata karşı atarlanmışken kullandığımız kapaklı sözlerden sadece biriydi. Ama bakın, bu sefer çok farklı birisiyle karşı karşıyayız gerçekten de, onun adı Jonathan Livingston.

Sadece bir martı, bunu ben de biliyorum fakat aklında geçinip gitmekten, Balık Üniversitesi'nden o uçabileceğine dair mesleki yeterlilik belgesini almaktan ya da sadece yemek yemekten daha önemli şeyler olan bir martı. Uçmak. Daha hızlı uçmak. Daha yükseklere uçmak!

Kuşların ana amaçlarının uçma eylemi olduğunu ben de biliyorum. Fakat biz insanların da ana amacı yaşamak iken kaçımız yaşayabiliyor ki sanki? Kaçımız bir gün bile olsa kendi çizgisinin dışına taşıp yaşamın tadına vararak yaşatabiliyor kendini?

Nasıl ki Jonathan gibi bazı martıların tek amacı yemek yemek değil iken, zamanında inşa edilmiş piramitlerin de tek amacı tabii ki de sadece firavunlara mezar olmak değildi. Piramitlerin Jonathan'ı olan Keops da Kefren ve Mikerinos'la konuşurken kendilerinin içinde olan gizli ve mistik güçlerin farkındaydılar en başından beri. Sadece diğer piramitlere belli etmezlerdi bunu. Aynı, biz insanların martılara ve dolayısıyla hayata bakış açımızın dümdüz ve detaysız olması gibi, bazı martıların da hayata bakış açıları dümdüz ve oldukça detaysızdı. Nasıl Cesur Yeni Dünya'nın Ford Sistemi'nde doğan bebeklerin neredeyse hepsi aynı doğuyorsa, martıların dünyasında da neredeyse bütün martılar klon gibiydi.

Fakat bir ütopyaydı zaten Martı Jonathan Livingston. Aslında bütün martıların olmak isteyip de olamadığı, geçici hayat meşgalelerinden bir türlü o ütopyayı gerçekleştirmeye zaman bulamadığı, ana amacın sadece uçabilmek olduğu alabildiğine özgür bir ütopyaydı.

Aslında hepimizin martıbüslerdeki tutamaçlara tutunurken ve insanlar arasında sıkışıp sessiz kalırken, asansörlerde tanımadığımız insanlara sırtımızı dönerken ve bekleme salonlarında yanımızdaki insanların dertlerini kendi derdimizmiş gibi düşünürken delicesine bağırarak halay çekmeyi, çıldırmayı, içimizden ağzımıza gelen her şeyi gerçekten de tam olarak söylemeyi, en önemlisi de içimizden gelen ve ertelediğimiz bütün eylemlerin, bütün kendiliklerimizin dışarı dökülmesini arzulamaktı bir nevi Martı Jonathan Livingston.

Benimle uçmak ister misin bu gece
Yükseklerde olmaktan korkar mısın
Topraktan ayrılalım bir süre için
Dünya bir yere kaçmaz
Biz yüzerken göklerde
Gel benimle ol unut bütün dertlerini
Rüzgar bizi bekler daha fazla vakit kaybetmeyelim, derken belki de haklıydı Yavuz Çetin.

Hepimiz uçmak istiyorduk çünkü bu gece ve her gece, Hezarfen Ahmet Çelebi'den Elon Musk'a kadar herkes uçmayı istiyordu daha doğdukları günden beri. Cemal Süreya boşuna dememişti Kısa adlı şiirinde "Hayat kısa, kuşlar uçuyor." diye. Dünyanın bir yere kaçmayacağını onlar da martı Jonathan gibi çok iyi biliyorlardı ki onlar da en güzel martılara binip bizi burada, bu ilginç dünyada bırakıp gitmişlerdi.

Ve o iyi insanlar o güzel martılara binip gitmişlerdi çoktan ve biz de kendi başımıza demirin tuncuna ve martının cahiline kalmıştık.

Ama sonra, her şeyin içine ettiğimiz gibi böyle masumca bir duygunun da içine ettik. Önümüze gelen ne varsa putlaştırdık, kendi hedeflerimizi, değerlerimizi ve hayata geliş amaçlarımızı unuttuk. Kendimiz de yetmiyormuşuz gibi bu kendi ürettiğimiz putlara ve garip ritüellere başka insanları da alet ettik. Asıl amaç daha en başında adam gibi yaşamak iken birden para, siyasi iktidar, dini otorite, liderlik gibi amacımızın dışında putlar keşfettik. Bunlara harika şekiller verdik ve onlara bir güzel tapmaya başladık, ta ki kendimizi unutana ve kaybedene kadar.

Neyse ki azınlıkta da olsa, hala martı Jonathan'lar vardı aramızda. Bizi bizden daha iyi tanıyan, bizi herhangi bir çıkar uğruna değil de sadece biz için, sadece uçmak için tanımak isteyen o bazıları.

Zaten o bazıları da olmasa ne bu kitap yazılırdı, ne de blogumdaki çizimler için ilhamım gelirdi ya, neyse. Hep o kitabı okurken karşı çatıya gelen yavru martıların yüzünden.

Eğer buraya kadar okuduysan bil ki seviliyorsun, keyifli okumalar dilerim.
Denize her bakışımda buluyorum Jonathan'ı, nereye gitsem o da geliyor benimle. Birey olmak nedir sorusunun salt halini bizlere aktaran yazarımıza ne kadar teşekkür etsek az. Yazar diğer yandan hurafelerin, ritüellerin topluma nasıl yerleştiğini, zihnimizi kullanmakta ne kadar cimri olduğumuzu ve kendimizi nasıl sınırlandırdığımızı hikaye aracılığıyla bize aktarıyor.

Cehaletimizi kırabiliriz, becerilerimizi, yeteneklerimizi ve zekamızı kullanarak kendimizi bulabilir, kendimiz olabiliriz. En önemlisi, özgür olabiliriz. Uçmayı öğrenebiliriz!
Bir gün ölseydim ve fani olduğum zamanlarda en büyük kitap pişmanlığın nedir diye sorsalardı ve geçmiş yaşamda neler kaçırdığımı bilinçli bir şekilde görebilseydim, Martı Jonathan Livongston' u okumamış olmak derdim. Daha bir çok kitap vardır bilgi havuzunda ama benim özellikle dikkatimi çeken ve etkileyen nokta; "hangi sistem olursa olsun, kendisini güncelleyemedikten sonra hurafelerin, bağnazlığın gölgesinde yok olmaya mahkumdur" düşüncesinin, adeta bir yasa niteliği olarak zihnime zuhur etmesindedir. Aslında öyle ki, sistem kendisini güncellese bile toplumun evrilmesi doğrultusunda, teknolojinin hayatı kolaylaştırmasına paralel olarak sistemin yeniden yeniden ve yeniden yapılandırılması gerekli oluşu o sistemi çökertecektir. Bin kitap' ta öyle. Çok sevmeme, hayatımın önemli bir parçası olmasına rağmen, bir gün tıpkı babaannelerimizin veya dedelerimizin eski alışkanlıklarına bağlı oluşlarının ölümleriyle yok olmaya başlaması gibi ve gelecek nesilin yeni ihtiyaçları arasında doğan doğal çatışmanın sonucu olması gibi bu sistem de yok olmaya mahkumdur.
Bu durum canımızı yaksa bile.

Çünkü evren, duyguların var olmadığı en acımasız, en mantıklı sistemler bütünüdür ve yok olacaktır. Yeni oluşan bir şey varsa bile artık eskisi olmayacaktır!
Ben sınırları olmayan, mükemmel bir martıyım...
Evet martının hikayesi böyle başlıyor..Bir anda
kitabın büyüsüne kapılıyorsunuz.
Bütün sıradanlığı kırıyor ve sadece hedefine yöneliyor.Çevresinde kim ne demiş onu ilgilendirmiyor..
Yazar martı dan yola çıkarak biz insanlara çok güzel hem ders veriyor hem de bir nevi kişisel gelişim tadında..
Özellikle önyargıları olan, çevresindekilerin baskısı altında kalarak zorla bişeyler yapmak zorunda kalan bu kitabı hemen okusun isterim...Dikkatimi çeken bir de şu ; günümüzde çok rastladığımız sevdiğimiz insanları tanrılaştırarak sevmek (bağlanmak) çok güzel işlenmiş...
İçi resimli bu da neymiş diye okumazlık yapmayın çok kısa ancak hikayesi güzel ve etkileyen bir kitap..Şimdiden iyi okumalar..
Yaratilisiniza aykırı davranın cennete gidin der gibi bir kitap. Elbette başarmak için sınırlar zorlanmali, yılmadan çalışıp cabalamali, dışlanmayı, yargilanmayi hatta hapse girmeyi ve olmeyi de goze almalıyız. Bu akıl çerçevesinden çıkmamalı. Örneğin insan su altında kaç dakika kalabilir ve ne kadar bir basınca dayanabilir? 10, 20 bilemediniz 30 dakika. Ama dalgıç kıyafeti ile bir kaç saat denizaltı ile bir yıldan fazla. O halde biz teknolojimizi mi geliştirmeli, yoksa cigerlerimizi solungac haline mi getirmeliyiz? Kitap iyi niyetle insanlara gayret vermeye çalışıyor ki mesajı çok net. Ama kurgusal bir hata var sanki. Söyleyiş tarzı sorunlu. Abartiya gerek yok. Bu da benim tarzım.
Marti Jonathan Livingston.Yem bulmak için kendisine çizilen sınırlar ,ultimatomlar yerine daha hızlı uçmak isteyen bunun için mücadele veren martinin hikayesini konu alıyor.Richard Bach ise hem yazar hem de pilottur.

Eseri okumak ne zamandan beri aklımdaydı.Oldukça kisa hacimli bir kitap olmasına rağmen tarihin her döneminde arsivlik dersler verecek ,zincirlerinizi kıracak büyüklükte aynı zamanda.Dili oldukca sade ve anlaşılır .Nasıl bittiğini anlamayacaksiniz bile.

Genellikle denize kıyısı olan şehirlerde yaşadigim ve denizle hasr nesr olduğum için "martı" lar oldukça dikkatimi çekmiştir,
kendilerini bir nebze bile olsa gozlemleme imkanım olmuştur .Martılar gibi asalet sahibi kuşların copluklerde pineklemesini de hiç yakistiramamisimdir :):)Onlara nasıl bir paha bicmissem; kendi istidatlarini çöplükte lekelemek yerine kanatlarını sadece gökyüzü denizinde kulaç atıp sonsuzluğa kanat çırpıp yelken acarak kullanmaları gerekiyormuş gibi :)


Aslında her birimiz birer martiyiz.Nasıl mı ?.. Sınırları ,alışkanlıkları hep başkaları tarafından belirlenen;iradesi ele geçirilen,düşünce ve bilgi yönüyle tabldot menü ile yetinen;
konuşma,muhakeme etme,
yargılama ,savunma yetilerimizin gasp edildiği,kanatlarimizi hep yere yakın kullanarak uçma kabiliyetimizi kaybettiğimiz ,
başkasının gözüyle sürekli gösterilen tarafa, aynı yöne ,ufku göstermeyen tarafa baktığımız ,başkasının kulağıyla isittigimiz için hep aynı masalla uyutuldugumuz ,başkasının aklıyla düşündüğümüz için akledemegimiz,
başkasının merdiveninden çıktığımız için kendi ayak izlerimizi,adimlarimizi kaybettiğimiz etrafı dikenli tellerden citlerle çevrili sinirlarimizin belirlendiği , disimiza çıkmaya izin verilmeyen kopyala-yapıştır misali başı sonu belli iradesi ele geçirilen,körü körüne bağlı sürünün gözü açılmamış ,keşfedilmemiş parçaları gibiyiz .

Maalesef bu yaşam şeklini hayatımızın rutini halini getirdik .Çöplükte curume ,kokusma hastalığına biz de kapıldık.Kabiliyetlerimizi tohumun çekirdeği misali yesertmek yerine gömmeye,koreltmeye razi olduk başkalarının zihin topraklarında.Korktuk sinirin dışına çıkarsak kaybolacagimizi sandık.Uyanirsak büyünün bozulacagindan korktuk,zihnimizi uyusturan bu masal menfaatlerimizi okşadığı için hiç bitmesin istedik maalesef .

Korktuk, oyunu kurallarına göre oynamazsak şayet Martı Jonathan Livingston gibi dislanmaktan .Dikkatinizi çekerim sıradan bir martı değil bu üç kelimeden oluşan bir isimle varlığıyla meydan okuyan,her şeye rağmen umudunu yitirmeyen,sıradışı,gözleri sürekli ufuklarda,en yükseklerde,bir o kadar azimli ,mücadele eden,sevgi dolu,fedakar kısaca "M.J.L."...

Bundan dolayı çok çabuk insan harcadık,savunmadik,surekli yargiladik.
Nefsimizin geçimini karalama faaliyetleriyle sağlamaya başladık.Ağır darbeler vurarak hem de acımasızca insan kaybettik. Para ve makam o kadar cazip geldi ki gonullerimizin ceplerimizi onunla doldurduk,dostlukları carcur ederek sevgi ve iyiligi ucuza getirdik.Yan yana durmaktan ,gezmekten,ekranlara yansimaktan korktuk.Başkalarının davranışlarını,hayatlarını didikleyerek burnundan kıl aldırmayan ,
kör,zihinleri kalpleri paslanmış bir kirli döngünün carkini işleten makineler haline geldik.Kendi istidatlarimizi çöplükte kokusturarak yakışmayan cirkinlikle övündük kimi zaman maalesef.

Oysaki Martı Jonathan Livingston gibi kendisine çizilen mekanı yeterli bulmayip ,kendi özüne ulaşmak uğruna yılmadan kanat çırparak ,asla vazgeçmeyen,farklı olduğu için bundan asla gocunmayan,dogru bildiği yoldan asla sasmayan,gözlerini başkalarına kapatıp kendi gerçekliğine kulak veren,"Ben bu kadar değilim,olmamalıyım" diye bununla yetinmeyip etrafına çizilen sınırlara sığmayan meraka sahip ,kendi derin benliğini kesfederek baska diyarlarin,hayallerin ,idraklerin kapısını açarak cennete ulaşmak için yüksek istidatlar sergileyen ,oradan aldığı doymak bilmeyen çeşit çeşit lezzetlerle "Bu tadı herkes tatmalı " düşüncesiyle iyilik yaptıkça ,başkasının gözlerini ovuşturup hakikate actikca mutlu olan,fedakar,dostluğu,sevgiyi menfaatten öte tutan insanlara ne de çok muhtacız öyle değil mi ?


Gerçekten okunmalı.Siz de çok farklı anlamlar cikaracaksiniz emin olun.


Keyifli okumalar ...
Kitap incecik olmasına rağmen anlattığı konu kapsamlı ve ders verici nitelikte. Kişisel gelişim kitabının farklı bir versiyonu bence.Herkesten farklı olduğumuz zaman ve onlardan farklı şeyler düşündüğümüz ve sergilediğimiz zaman gözlerine adeta bir iğne gibi batar. Hemen beliriveririz. Herkes aynı düşüncede olsun, her zaman aynı eylemi gerçekleştirsinler. Karınlarını doyursunlar, gezsinler yaşamlarını böyle rutin şeyleri yaparak geçirsinler.Shakespeare'ın bir sözü vardır çok severim. "İnsan insan mıdır, yalnızca yiyip içmek ve uyumakla geçiriyorsa hayatı?". Tabi kitapta Martıların üzerinden aslında insanları eleştiriyor. Hep aynı noktada sayıyoruz, ilerlemek ve gelişmek için hiçbir çaba sarf etmiyoruz.

Aslında hepimizin içinde bir Jonathan var, yeter ki tüm yüreğimizle başarıyı isteyelim.İnsanoğlunun yapamayacağı bir şey yok. Bilmediğimiz, farkında olmadığımız ne kadar çok yeteneğimiz vardır kim bilir. Onu düşüncelerimizle, bizi tutsak eden şeyleri kırarak perdeyi önümüzden kaldırabiliriz.
Kitaba dair yazılacak pek bir şey bulamıyorum.
Okuyun bence kendinizi keşfedin, özgür olun!

Martı Jonathan Livingston: Özgürlük
Keyifli Okumalar dilerim.
Öncelikle merhaba,umarım incelememi beğenirsiniz.Bu kitap farklı olanın hikayesini,özgür olanın hikayesini,genç martı Jonathan livingston'ın hikayesini anlatıyor.Jonathan çevresindekiler gibi sadece karnını doyurma derdinde olmayan;onların aksine hız denemeleri yapan,akrobatik hareketler deneyen kendisini geliştirmeye adamış genç ve özgür ruhlu bir martıdır.Tahmin edersiniz ki bu dururum kimseye zarar vermediği halde yadsınıyordu çevresindekiler tarafından.Ona sen sadece basit bir martısın,neden böyle yapıyorsun diyorlardı.Hatta sırf bu yüzden Jonathan'ı çok uzaklara, sürgüne gönderirler.Aslında bu Jonathan'a verilecek en büyük hediyedir.Jonathan kendini çok geliştirir.Zihnini hiç olmadığı kadar özgürleştirir sürgünde.Çünkü biliyordurki tüm engeller sadece zihninde...Sürgündeyken kendi gibi düşünen martılarla tanışır.Yasak olduğu halde tanıştığı arkadaşlarıyla beraber sürüsüne geri döner.O geri döndükten sonra hiçbirşey eskisi gibi olmaz.Çünkü kendi gibi düşünenlere ilham kaynağı olmuştur.Hatta bu durum binlerce yıllık baskıcı martı yasasının bile değişmesine neden olur.Bu özgür ruhlu basit martı köklü bir değişimin öncüsü olmuştur...Sanırım kitabın anafikrini basitçe anlatmak istersek şöyle olur: Hiçkimsenin senin için yollar çizmesine izin verme...Kendi yolunu özgürce, hayallerine doğru çiz...
Kitap çok güzel, gerçekten çok güzel. Dolu mu dolu bir kitap, her sayfası her cümlesi birbirinden güzel içeriğe ve anlama sahip. Kitap martıları ve yaşamlarını konu alıyor gibi görünse de martıların temsiliyle insanlar anlatılıyor aslında.

Martı bir kişisel gelişim ve felsefe kitabı olarak da kabul edilebilir çünkü içerisinde özgürlük, sürü psikolojisi, hırslar ve özümüzü kaybedişimiz öyle güzel yer alıyor ve anlatılıyor ki roman deyip geçmek kesinlikle haksızlık olur.

Belki de özgürlüğü anlatan en güzel hikayelerden biri bu, özgürlüğün yitirilişi, önemi, kendimizi küçük şeyler uğruna kısıtlayarak asıl önemli olan şeyleri nasıl kaçırdığımız anlatılıyor. Zincirlerin zihnimizde olduğunu, özgürlüğümüzü engelleyen şeyin inançlarımız olduğu anlatılıyor. Kısacası Martı sizi, hayatınıza farklı bir bakış açısıyla bakabileceğiniz mükemmel bir yolculuğa çıkarıyor.
Daha fazlası için; http://yorumatolyesi.blogspot.com/...on-richard-bach.html
Martı Jonathan Livingston... Ona benzeyen binlerce martının arasında kendini bulma ve fiziksel ve zihinsel olarak sınırlarını aşma savaşı veren bir kuş. Richard Bach'ın bu eseri bir önceki cümlemde de belirttiğim gibi Jonathan Livingston isimli bir martının kendisine diğer martılar tarafından "Bu hayattaki tek amacın, var olma sebebin balıkçı teknelerine yakın dolaşıp karnını doyurmak," denmesine rağmen her şeyin bu kadar basit olamayacağını, hayattaki amacının çok daha farklı ve anlamlı bir şey olduğunu düşünmesi sonucunda gerçekleşen olayları, durumları aktarıyor. Yüz kırk yedi sayfalık, birçok sayfasında çizimlerin olduğu, ince ve kısa sürede hatta tercihe göre birkaç saatte bitirilebilecek bir eser Martı. Martı Jonathan Livingston çevresindeki aynı türe mensup canlılar tarafından ona biçilen hayattan daha fazlasına sahip olması gerektiğini düşünen bir martı. Kuşların en belirgin özelliği uçmalarıdır fakat burada belirli sınırlar dahilinde ancak izin veriliyor martıların özgürce uçmalarına, neden peki, çünkü sen martısın tek yapman gereken yemek bulup karnını doyurmak! İnsana ye, iç, barın bunları da belirli kısıtlamalar dahilinde yap yeterli demek gibi bir şey bu. Kitapta verilen bir diğer mesajsa şu, zamanla diğer martılar tarafından çeşitli gerekçelerle kutsal hale getiriliyor Jonathan Livingston, onun yüce olduğu düşünülüyor hatta öyle ki bu durum onun adına yapılan kutlamalarla, ritüellerle uğraşmaktan özgürce uçup dolaşmayı bile unutturuyor martılara. Ve bu noktada yazarımız diyor ki: "Acaba biz, dünyamızdaki özgürlüğün bitişini izleyen martılar mıydık?"

Kitapta anlatılan bu gibi durumlar dışında kitabı beğenip beğenmeme konusunda bir şeyler söyleyecek olursam, yorumları aracılığıyla bende beklentilerin fazlasıyla yüksek olup bu beklentilerimin karşılanmamasından mıdır bilinmez ancak ben bu kitabı sevebildiğimi söyleyemeyeceğim. Nedenlerine gelince, verilen mesajlar dışında kitabın benim için etkileyici bir yanı yoktu ki bunlardan en önemlisi olaylar. Kitaplar konuları, anlatım şekilleri, verilen mesajlar gibi birçok öğeyle bir bütündür, Martı'da evet verilmek istenen mesajlar güzeldi ancak o mesajın verilebilmesi için seçilen konu beğenimi kazanamadı. Yani bana göre güzel mesajlar+kötü olay kurgusu ve konu mevcuttu bu kitapta. Genelde insan dışında canlıların ağzından anlatılan kitapların sayısı çok azdır, en basit örneklerinden Hayvan Çiftliği'nde karakterler hayvanlardır ve bu çok hoş durur ancak Martı'da bir martının ağzından anlatılan şeyler bana çok ilgi çekici veya güzel gelmedi. İnce bir kitap olmasına rağmen okurken bir an önce bitsin diyerek okuduğum yerleri de hatırlıyorum kitapta. Sonuç olarak büyük beklentilerle başladığım Martı ne yazık ki beklentilerimi karşılayamadı.

Yazarın biyografisi

Adı:
Richard Bach
Tam adı:
Richard David Bach
Unvan:
Amerikalı yazar
Doğum:
Oak Park, Illinois, Amerika Birleşik Devletleri, 23 Haziran 1936
Richard Bach (23 Haziran 1936) ABD'li yazar 1955'te Long Beach State College'e başladı. Kurgu ve hayal konusunda birçok eser yazdı. Kitaplarının çoğunu kendi hayatından esinlenerek yazdı. Hava Kuvvetleri'nde pilot olarak çalıştı. Ardından birçok işe girdi. Kitaplarının çoğunda bir şekilde uçmaktan bahsetti.

1970 yılında; yem bulmak için uçmak yerine hızlı ve akrobatik uçmayı seçen bir martının hikâyesini anlatan kitabı, Martı'yı yazdı. Kitap 10.000 sözcükten daha az olmasına rağmen kurgu ve kurgu dışı kitaplar arasında en çok satan oldu. Rüzgarla Uçmak'a kadar en çok satanlarda yer aldı. Rüzgarla Uçmak 1972'de 1.000.000'dan fazla kopya sattı.

Son yıllarda hayranlarıyla ilgilenmeye başladı. 1990'larda bir Amerikan şirketinde hayranlarının maillerine cevap yazmaya başladı.

Bach'ın 6 çocuğu bulunmakta ve Bette adında bir eşi var. Ardından gazeteci olarak işe başladı ve babasız büyümek hakkında bir kitap yazdı.

Bach 1977'de, Martı filmini çektiği sırada, aktris Leslie Parrish ile evlendi.

Bach'ın Sonsuza Uzanan Köprü ve Bir eserlerini etkileyen kişi oldu. 1999'da boşandılar. Martı kitapları arasında en iyi kitap oldu.

Yazar istatistikleri

  • 276 okur beğendi.
  • 10.169 okur okudu.
  • 62 okur okuyor.
  • 2.794 okur okuyacak.
  • 31 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları