Martı Jonathan Livingston – Richard Bach
Martı Jonathan Livingston, ilk bakışta basit bir hikâye gibi görünse de, aslında insanın kendini aşma isteği üzerine yazılmış oldukça sembolik bir kitap. Bir martının sürünün kurallarına uymak yerine kendi sınırlarını zorlamayı seçmesi, aslında insanın kendi hayatında verdiği benzer mücadeleleri hatırlatıyor.
Jonathan diğer martılar gibi sadece hayatta kalmak için uçmak istemiyor. Onun derdi daha hızlı, daha yükseğe ve daha özgür uçabilmek. Bu yüzden sürü tarafından dışlanıyor. Ama tam da bu noktada hikâye daha anlamlı hâle geliyor: Toplumun koyduğu sınırların dışında kalmak bazen yalnızlık getiriyor ama aynı zamanda gelişmenin de yolu olabiliyor.
Kitabı okurken sürekli şu düşünce aklıma geldi: İnsan gerçekten ne kadar kendi potansiyelini kullanıyor? Çoğu zaman çevrenin çizdiği sınırların içinde yaşamayı kabul ediyoruz. Jonathan’ın hikâyesi ise bu sınırları sorgulamaya davet ediyor.
Richard Bach’ın dili çok sade ve akıcı. Hikâye kısa ama içinde güçlü bir felsefe var. Özellikle özgürlük ve kendini gerçekleştirme fikri kitabın merkezinde duruyor. Bu yüzden bazı bölümler neredeyse bir masal gibi, bazı bölümler ise oldukça düşünsel bir metin gibi hissettiriyor.
Martı Jonathan Livingston bana şunu düşündürdü: İnsan çoğu zaman başkalarının çizdiği hayatı yaşamaya alışıyor. Oysa kendi sınırlarını zorlamaya başladığında gerçek anlamda özgürleşebiliyor. Kitap kısa olmasına rağmen bıraktığı düşünce oldukça uzun sürüyor.