Ruhlarımız için en lüzumlu, en kıymetli olan şeyleri birbirimizde bulduktan sonra diğer teferruatı görmezlikten gelmek, daha doğrusu büyük bir hakikat için küçük hakikatleri feda etmek, daha insanca ve daha insaflı olmaz mıydı?
Anlaşamayacağımızı anlarsak veda (görüşme, ayrılma) eder ayrılırız... Bu o kadar mühim (önemli) bir felaket (büyük bela, musibet) mi? Hayatta yalnız kalmanın esas (temel, asıl) olduğunu hâlâ kabul edemiyor musunuz? Bütün yakınlaşmalar, bütün birleşmeler yalancıdır (yalancı, hileci). İnsanlar ancak muayyen (belirli, belli) bir hadde (sınır, derece) kadar birbirlerine sokulabilirler, üst tarafını uydururlar; ve günün birinde hatalarını anlayınca, yeislerinden (ümitsizlik, çaresizlik) her şeyi bırakıp kaçarlar. Halbuki (oysa ki) mümkün olanla kanaat (yetinme, hoşnut olma) etseler, hayallerindekini hakikat (gerçek) zannetmekten vazgeçseler bu böyle olmaz. Herkes tabii (doğal) olanı kabul eder, ortada ne hayal sükûtu (düş kırıklığı), ne inkisar (kırıklık, üzüntü) kalır... Bu halimizle hepimiz acınmaya layıkız; ama kendi kendimize acımalıyız. Başkasına merhamet (acıma, şefkat) etmek, ondan daha kuvvetli olduğunu zannetmektir ki, ne kendimizi bu kadar büyük, ne de başkalarını bizden daha zavallı görmeye hakkımız yoktur...
Yaşamak, tabiatın en küçük kımıldanışlarını sezerek, hayatın sarsılmaz bir mantık ile akıp gittiğini seyrederek yaşamak; herkesten daha çok, daha kuvvetli yaşadığını, bir âna bir ömür kadar çok hayat doldurduğunu bilerek yaşamak... Ve bilhassa bütün bunları anlatacak bir insanın mevcut olduğunu düşünerek, onu bekleyerek yaşamak...