Emirhan

Her dakika başı burnunu çeken sümüklü bir adam oturdu yanıma. Uçak havalandı. Umutlarımı geri kazandığım topraklara veda ederken yanımda oturan sümüklü adama baktım. Eski müdürümü anımsatıyordu bana. Rezil hayatının farkındaydı ama etrafındakilere lüks içinde yaşayan mutlu bir adam rolü yapmayı seviyordu hostesten bir kadeh şampanya isterken. Bana baktı ve ukala bir tavırla konuşmaya başladı. “Yol uzun, sen bir şey içmeyecek misin genç adam?” “Yol uzun, ben altıma şort ve üstüme tişört giydim. Hayalarımı derin boşlukta özgür bırakmak için. Sen bu takım elbiseyle rahat edebilecek misin?” “Klaslık her daim üzerinde olmalıdır genç adam. Bir kendine bak, bir de bana bak.” “Senin ruhunda bir klaslık göremiyorum yaşlı adam. Gelecek kaygılarıyla gençliğini yaşayamadığı için yaşlandığında sahip olduğu paranın tadını çıkarabilecek enerjiye sahip olmayan bitik bir ruh görüyorum. Bunun getirdiği kompleksle de çevrende maddi durumunun senden daha kötü olduğunu düşündüğün herkese hava atıyor gibi bir görünümün var. Cümlelerim seni kırabilir. Acıyı vaktinde çekmeli. Geç olmadan… Şimdi çek acılarını, bulutların üzerinde salınırken, Fiji’ye, beş yıldızlı otele tatil yapmaya giderken çek acılarını ve tükür Mercan Denizi’ne çok geç olmadan, tükür hayal kırıklıklarını…” Benden tiksiniyormuş gibi baktı suratıma ve hiçbir şey söylemeden elindeki moda dergisini okumak üzere önüne döndü. Biliyordum, yakın zamanda onun aklına gelecektim ve onu kıran sözlerimi onun iyiliği için söylediğimi fark edecekti. Vicdanım rahattı. Sahi, ben de kimdim ki? Yaşlı bir adama öğüt verme hakkını nasıl görüyordum kendimde? Elli yaşlarındaydı. Bense yirmi dokuz olmak üzereydim. Yaşın kıymetini gerçekten biliyor muyduk? Düşündüm, şampanya içen adamın yanında kendime bir serseri birası söylerken. Yaşın
Sayfa 428
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
Shaun’la birlikte arabaya atlayıp Cairns’in yolunu tuttuğumuzda, Cardwell’e gerçek anlamda veda ettiğim gerçeğiyle yüzleşiyordum. Burada miladımı doldurmuştum. Bu kasabayı aşkla sevdim ve beni büyütmesine izin verdim. Hayatım boyunca ikinci evim olarak kalacaktı Cardwell… Her köşesi anılarla dolu sokaklardan geçerken arka koltuğa koyduğum maskeye bakıyordum… O an aklımdan tek bir şey geçiyordu… Tarihin en büyük soykırımına ve işkencesine maruz kalmış Aborjinlerin o atasözünü hatırlıyordum: “Hepimiz bu zamanın ve bu yerin ziyaretçileriyiz. Biz sadece geçiyoruz. Buradaki amacımız gözlemlemek, öğrenmek, gelişmek, sevmek… ve sonra eve döneceğiz.”
Sayfa 422
Elinde çok büyük bir paket vardı. Bana doğru yaklaşıp “Demek son kez çalışıyorsun? Al bakalım Türk. Beni unutma,” dedi. Paketi aldım. İçinden çıkan büyük şeyin etrafına sarılmış gazeteleri yırtıp açtım. Karşıma muazzam bir ahşabın üzerine harikulade desenlerle oyularak şekil verilmiş muhteşem bir maske çıktığında şaşkınlığımı gizleyemiyordum. Bunun Shaun’un Murray Adası’ndan getirdiği o devasa maske olduğunu anlamıştım ama bunu bana vermesine inanamıyordum. “Shaun, sen ciddi olamazsın? Bu Murray Adası’ndan getirdiğin maske değil mi?” “Evet. O adadan çok bahsettin. O tanıştığın çocuğu ve dedesini anlatın. Ben de seni mutlu etmek istedim. Bu maske artık senin.” Duygulanmıştım. Maskeyi bir kenara koyup Shaun’a sarıldım. Beni gerçekten çok seviyordu. Bu maskeyi bana verdiğinde, bunu bir kez daha anlamıştım. Öğlene kadar çalıştıktan sonra o maskeyi mola yaptığımız yere götürdüğümde, diğer tüm Avustralyalılar maskeye bakıyordu. İşyerinde son günüm olduğunu bildiklerinden, hepsi toplanıp benimle tek tek vedalaştı. Aralarındaki en akıllısı da en delisi de ben oradan ayrılırken bana saygı duyuyor ve beni seviyordu. Bunu gerçekten hissetmiştim. Çiftliğin yöneticisi Andrew de mola alanına gelip benimle vedalaştı ve küçük bir konuşma yaptı: “Çiftliğimizde çalışan ilk Türk buraya geldiğinde, onlar hakkında bir fikrimiz olmadığı için hepimiz ön yargılıydık. Çoğumuz onun ismini telafuz edemediğimiz için onu Türk olarak tanıdık. Karides çiftliği tarihimizde bu zamana kadar çiftliğimizde en uzun süre çalışan gezginlerden birisi oldu. Kendisine verilen her görevi layıkıyla yerine getirip hiçbir zaman bir tartışmaya ya da olaya karışmadı. Eğer bir gün geri gelmek istersen, sana her zaman kapımız açık Türk.” Andrew’un yaptığı küçük konuşmalardan sonra tüm Avustralyalı iş arkadaşlarım
Sayfa 418
Ah Peter, ah… Hayatımda tanıdığım en pamuk kalpli, en sevecen, en tatlı insandı. Onun yüreğine kitaplar yazılır, şarkılar söylenirdi. Hayatı boyunca bu kadar büyük yıkıntılar yaşayıp da hâlâ bu kadar iyi kalpli ve merhamet sahibi bir insan olabilmeyi nasıl başarmıştı… Pek bir şeyi yoktu Peter’ın. Sadece Cardwell’de babasından yadigar evi, satsan bin dolar etmeyecek külüstür bir arabası ve bir de teknesi vardı. Ama o yüzlerce, binlerce anıya sahipti. Günlerce, aylarca anlatabilirdi. Onun yaşadıkları hiç kimse parayla satın alamazdı. Üstelik bu yaşlı adam içindeki müthiş enerjiyle hâlâ hayaller kuruyor ve o güzel anılara yenilerini eklemek için çiftliklerde benim gibi mücadele ediyordu. Birkaç ay sonra tekneyle dünya turuna çıkacaktı… Tekrar düşündüm… Yirmili yaşlardaki gençlerimizi hayallerini yaşamaya cesaret edemeyecek kadar korkutan şey neydi? Bunun seyahat etmekle bir ilgisi yoktu. Kişinin hayali diğerlerinden farklılık gösterebilir. İnsanlar kendi yaşamak istedikleri hayat için adım atmaya korkuyorlardı. Onlar için tek gerçek, sistemin buyurduğu içi dışı boş katranlı bir çukurdu. Peter konuşmasına şöyle devam etti: “Sürekli, ‘Bizden geçti artık,’ diyen insanları anlamak güç. Dünyada tutku olmadan başarılmış hiçbir şey yoktur. Yol bizi nereye götürüyorsa, hedefe doğru yol olmayan yerden gitmeli. Belki iz bırakırız.” “Ne güzel söyledin. Mutlu olmaya dair en ufak bir çaba sarf etmeyip yine de mutlu olmayı bekleyen insanları anlamak güç. Hayata baktığımız gibi yaşarız.”
Sayfa 405
Peter… Çiftlikte neden sana hep kötü davranıyorlar? Herkes daima senin üzerinden şaka yapıyor.” “Bilmiyorum ki… Ben alışığım buna. Hayatım boyunca, çocukluğumdan beri hep böyle oldu. Beni hep aşağıladılar. Sürekli sataşılan insan oldum. İlkokul sıralarından şimdiye, yani altmış üç yaşıma kadar hep aynıydı. Kötü talih mi diyeyim, ne diyeyim bilmiyorum…” “Bence bunu sana karşı yapmalarının sebebi senin fazla iyi yürekli olman. Senin onlara karşılık vermeyeceğini biliyorlar. Tartışmazsın sen. Domuzlarla çamurda güreşmezsin çünkü bilirsin, domuzlar o çamurdan zevk alırken sen acı çekersin. Bu yüzden ses çıkarmadığını düşünüyorum. İnsanlar iyi niyetli kişileri hep zayıf görürler. Her daim böyle olmuştur bu. Sen benden çok daha tecrübelisin, benden çok daha iyi bilirsin. Aslında onlar o sessizliğin altında bir bilgelik yattığını bilmiyorlar.” “Belki de… Ama umursamıyorum. Boşveeer. Böyle şeyleri kafama taksaydım bu kadar yaşayamazdım.” dedi gülerek. “Ama Peter… Ardı ardına bütün aileni kaybetmişsin, seninle görüşmek istemeyen bir kızın var. Nasıl bu kadar güçlü ve hayat dolu olabiliyorsun?” “Güçlü olmak tek seçeneğin oluncaya kadar, ne kadar güçlü olduğunun farkına varamazsın.” Peter’ın son cümlesi adeta bir çivi gibi çakılmıştı zihnime. O kadar doğruydu ki… Hayat onu yerden yere vururken aslında onu demirden bir dağ yapmıştı. Birkaç saniye sessizlikten sonra ona bakıp şöyle sordum: “Peki, senin için yaşamak nedir? Yani bunu anlamlı kılan şey nedir?” “Anlamlı bir hayat bana göre zengin olmak, popüler olmak, çok eğitimli olmak ya da mükemmel olmak değildir. Bence anlamlı bir hayat gerçek olmakla, alçakgönüllü olmakla, güçlü olmakla, kendimize kattıklarımızı ve sahip olduklarımızı paylaşmakla ve başkalarının hayatına dokunabilmekle ilgilidir. Bütün anılara sahip
Sayfa 400