Emirhan

Beklenti altı
Puan vermedi
Genelgeçer bilgileri ilk defa açıklanıyormuş gibi aktarmış. Bilanço ve gelir/gider tablosuna giriş niteliğindeki tablolar ve mali zekanın gelişimi hakkındaki açıklamalar, örneklemeler haricinde gençlere pek de bir şey katacak unsur yok. Direkt aslolan kitabı okumak daha iyi bir seçenek.
Gençler İçin Zengin Baba Yoksul BabaRobert T. Kiyosaki · Alfa Yayıncılık · 2019296 okunma
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
Eski Sümer hükümdarları, fatih olarak ne kadar büyük başarılar elde etmiş olurlarsa olsunlar, acımasız tiranlar ve mutlak monarklar değillerdi. Bütün önemli devlet sorunlarında, özellikle savaş ve barışla ilgili durumlarda, halkın önde gelenlerinden oluşturulmuş resmi bir meclise danışırlardı. İnsanlığın toplumsal ve tinsel gelişimi ağır, dolambaçlı ve çoğunlukla izlenmesi çetin bir gelişimdir. Gelişkin ağaç ilk tohumundan binlerce kilometre ve yılla ayrılmış olabilir pekala. Örneğin, demokrasi olarak bilinen yaşam biçimini ve onun temel kurumu olan siyasal meclisi ele alalım. Yüzeyden bakıldığında, gerçekten Batı uygarlığının tekelinde ve son yüzyıllarda gelişmiş gibi görünür. Dünyanın demokratik kurumlarla pek az ilgisi olan bir bölgesinde bundan binlerce yıl önce siyasal meclislerin olabileceği kimin aklına gelir? Ama sabırlı arkeologlar sessiz ve derinden kazarlar ve neyle karşılaşacaklarını hiç bilmezler. "Kazma ve kürek" ekibinin çabaları sonucunda, beş bin yıl önce -başka bir yerde değil- Yakın Doğu'da siyasal bir meclisin yer aldığını şimdi kayıtlarından okuyabiliyoruz. Yazılı insanlık tarihindeki ilk siyasal "meclis" İÖ. yaklaşık 3000'de ciddi bir oturumda bir araya geldi. Bizim meclislerimiz gibi iki "ev"den oluşuyordu: bir "senato" ya da ihtiyarlar meclisi ve "alt ev" ya da devletin eli silah tutan yurttaşlarından oluşan meclis. Bu bir "savaş meclisi"ydi, savaş ve barış gibi çok önemli bir konuda görüş birliğine varmak için toplanmıştı: "ne pahasına olursa olsun barış" ya da savaş ve bağımsızlık olarak tanımlayabileceklerimiz arasında bir seçim yapmak zorundaydı. Tutucu ihtiyarlardan oluşan "senato" neye mal olursa olsun barıştan yanaydı, ancak kararları, sorunu "alt ev" ile görüşen kral tarafından "veto edildi." Bu grup savaş ve bağımsızlıktan yanaydı ve
Yakın Doğu'da şimdiye değin yapılan kazılarda ortaya çıkarılan insan yaşamı ile en ilgili belgelerden biri, bir öğrencinin gün be gün etkinliklerini konu alan bir Sümer denemesidir. Yaklaşık olarak İÖ. 2000'lerde yaşamış, adı bilinmeyen bir öğretmen tarafından yazılmış bu eserin yalın, doğrudan sözcükleri binlerce yıldan beri insan doğasının ne kadar az değiştiğini ortaya koyar. Bu kadim denemede, bugünkülerden bir farkı olmayan Sümerli bir öğrenci "öğretmenden dayak yerim diye" okula geç kalmaktan çok korkar. Kalkar kalkmaz, öğle yemeğini çabucak hazırlaması için annesini sıkıştırır. Okulda yaramazlık ederse, öğretmeninden ve yardımcısından sopa yer; bundan oldukça eminiz, çünkü dövmek fiilinin Sümerce göstergesi "sopa" ve "et" sözcüklerinden oluşur. Öğretmene gelince, öyle anlaşılıyor ki ücreti bugün bir öğretmenin aldığı kadar düşüktü; yalnız ailelerden gelen ek bir şeyleri kazancına eklediğinde mutlu oluyordu. Kuşkusuz "tablet-evi"ndeki profesörlerden birinin yaratısı olan yapıt doğrudan öğrenciye yöneltilen bir soruyla başlar: "Öğrenci, ilk çocukluğundan beri nereye gittin?" Oğlan yanıtlar: "Okula gittim." Yazar tekrar sorar: "Okulda ne yaptın?" Öğrencinin izleyen yanıtı belgelerin yarısından fazlasını kaplıyor, bir bölümü şöyle: "Tabletlerimi ezbere okudum, öğle yemeğimi bitirdim, (yeni) tabletimi hazırladım, yazdım, bitirdim; sonra ezberimi verdiler, öğleden sonra da yazı ödevimi verdiler. Okul bitince, eve gittim, içeri girdim, babamı oturur buldum. Babama yazı ödevimi anlattım, sonra da tabletimi ezbere okudum, babamın çok hoşuna gitti... Sabah erkenden uyandığımda, anneme dönüp dedim ki: 'Bana öğle yemeğimi ver, okula gitmek istiyorum.' Annem bana iki "sandviç" verdi ve okula gittim. Okulda sorumlu gözetmen bana, 'Niye geç kaldın?' dedi. Korkmuş bir halde,
Birçokları anlamayacak olsa da anlatmak zorunda olduğumuz, gecemizi gündüzümüze katarak insanlara hatırlatmakla yükümlü olduğumuz şeyler var. Her ne kadar menfi duyguların coştuğu bir hengâmda, akıl ve analiz gözden düşse de bir okuyan, bir lahza olsun üzerine düşünen birileri olur diye anlatmamız gereken şeyler var. Zira menfi galeyan, tarih boyunca hiçbir şeyi çözmedi ve çözmeyecek de... Kardeşi kardeşe düşman edebilen bir psikolojik vasat her ne kadar aklı devreye sokmayı imkansızlaştırsa da adına sosyal iletişim dediğimiz o internet ağları her ne kadar aklımızı iğdiş edecek raddede dezenformasyonu beynimizin kıvrımları arasına boca etse de söylenmesi konuşulması, düşünülmesi ve yapılması pek gerekli şeyler var. Kendimi bildim bileli, Türkiye'de mütemadiyen birbirimizi öldürüyorduk. Hem derin bir vahşet hem de saklayamadığımız bir şehvet hissiyatıyla artarak sürüyordu cinayetler. Terör örgütleri, ellerine geçirdikleri her fırsatta saldırılar gerçekleştirerek tabiatlarının gereğini icra ediyorlardı. Yöneticiler; bazen iyi niyetlerinin, bazen aşırı iyimserliklerinin, bazen gündemi okuma eksikliklerinin, bazen de ifrata varan güç sanrılarının etkisiyle gidişatı okumakta çoğu zaman geri kalıp gafil avlanıyorlardı (yahut bize öyle derlerdi). Kaçınılmaz sonuç ise belliydi; seneler boyunca olduğu gibi, insanlar ölmeye devam ediyordu. Gencecik çocuklar, asker yahut terör örgütünün elemanı olsun, patır patır ölüyorlardı. Bazen yüzlerce, binlerce cenaze kalktığı olurdu, aylar ölçüsündeki minicik bir zaman diliminde. Dağda terör örgütünün simgelerini taşıyanlar ölünce devletin yanında olanlar bayram ederdi; üzerinde devletin simgelerini taşıyanlar öldürülünce de dağdakiler ve sempatizanları sevinirdi. Karşı taraftan her öldürmeyi hanemize bir artı sayı olarak yazarken