Burjuva devrimlerine bağlanan beklenti ve umutların çöktüğü, bir başka deyişle "aydınlanma" düşüncesinden kuşku duyulmaya başlandığı dönemde XVIII. ve XIX. yüzyılların kesiştiği zaman diliminde, Batı felsefesi "ütopik sosyalizm" düşüncesini yarattı. "Burjuva iktisatçılarının, burjuva ilerlemesini kesin bir şekilde doğrulamaya uğraştığı, Alman idealist filozoflarla tabiat filozofların bütün çabalarının aydınlanmanın mekanist maddeciliğinin eleştirilmesi üzerinde yoğunlaştırdıkları ve birey ile toplum arasında gittikçe artan uyumsuzluğun acı bir şekilde farkında olan yeniyetme romantizmin bu uyumsuzluğun kökenlerini herhangi bir şekilde aydınlatma gücünden yoksun olduğu bu çok karışık dönemin ortasında düşünceye bir ihtilal getirecek yeni bir fikir doğuyordu: gelişme fikri... Feodal sistemin kalıntıları ile kapitalist sistemin dış yapısında, tarihin akışkanlığında bir mantık arayarak, gelişme fikrini tarihe uygulamaya çalışan ütopyacı sosyalizm doğdu.
Rus Edebiyatında Puşkin GerçekçiliğiAtaol Behramoğlu, sayfa 50
Gerçekçiliğin Tarihi’nde Boris Suçkov, gerçekçiliğin “yaratıcı bir yöntem olarak, insanın entelektüel gelişmesinin belli bir evresinde, insanların doğayı ve toplumsal gelişmenin yönünü anlamaya zorlandıklarını duymaya başladıkları bir zamanda, önce belli belirsiz vahşi tutkulardan ya da tasarlanmış bir tanrıdan gelmediğini, bunların gerçek ya da doğrusu, maddi nedenler tarafından belirlendiğini kavramaya başladıkları zamanda ortaya çıkmış tarihsel bir fenomen” olduğunu söylüyor. “Sanat ve edebiyatta gerçekçi yöntem, toplum üyelerinin, toplumsal ilişkiler mekanizmasının çalışmasını belirleyen temelde saklı kalmış güçleri ele alma göreviyle karşı karşıya kaldıkları zaman ortaya çıkmıştır.” Yine Suçkov’un sözleriyle: “Gerçekçilik günlük hayattan yola çıkarak işe koyuldu. İnsanın çevresinde gördüğü hayatı tasvir edişine facetia’lerde, fabliaux’larda, schwanke’lerde, daha sonra da XVI. ve XVII. yüzyıl halk ayaklanmalarının, köylü isyanlarının ve kanlı din savaşlarının mayasıyla yoğrulmuş pikaresk romanlarda rastlayabiliriz. Ne var ki, bunlar kelimenin tam anlamıyla gerçekçilik değil, gerçekçiliğe bir başlangıçtır… Antik, Gotik, Barok ve Rokoko sanatının yazılarında ya da klasikçi yazarların yapıtlarında gerçekçiliğin izlerine rastlanabilse de toplum ve birey hayatının tüm karmaşık ilişkileri içinde incelenişine ancak gerçekçilik ile başlanabilmiştir.”
Benim gibi gücünü yitirmiş adamın önünde
Ekmek sertleşir, dokunulmadan kalırdı öyle;
Erkekçe davranıp onca gözyaşına karşın,
Bütün bu acılara katlanmak zorundaydım!..
Sevildim, tutkuyu bendim tutuşturan
Ve Melina’yla birlikte oldum çok zaman,
Ben - uçucu zevklerin efendisi!..
Unutmamıştım o günlerden birini:
Sabah altınlıyordu uzaktaki ufku,
Ve kıyılardan denize yayılıyordu
Güllerin kokusu; titrek bir ışığı
Andıran yeni bir dalga, balıkçı
Şarkılarının yankısını taşıyordu…
Kayıkta, sağlam küreklerin yardımıyla
Melina’yla suda yol alıyorduk hızla,
Tatlı ve özensiz seslere kulak vererek;
Arkada, sabahın ışıkları altında Venedik
Mısır’ın altın kumlarının ortasında
Görkemli bir piramitmiş gibi adeta,
Dalgalardan yükselip ışık saçıyordu bize.
Aşk sözcükleri söylüyordum esrimeyle
Benim ateşli sevgilime; dolu kafam
Yorulunca suyla kavgalaşmaktan,
Onun dizlerine düşüyordu zaman zaman,
Beni kimseler tanımıyordu, mutluydum
Öyle görünüyor ki çok da huzurluydum,
İlk kez unutmuştum özlemini çektiğim şeyi,
Bilemeden onu ne zaman elde edeceğimi.
Ama şeytan - yıkıcısı yeryüzü saadetinin,
Anlık mutluluklar bahşeder bizim için,
Daha güçlü yıksın diye yazgının darbesi,
Ve hâlâ bizlerden kıskandığı her şeyi,
Bir felaket acımasız yüküyle birlikte
Aç gözlerinden alıp götürsün diye.
Kafkas dağlarının orta yerinde bir mağara
Duymuştum, genç Terek akar orada
Erişilmez kayaları parçalayarak;
Bazen Kazbek’ten aşağı yuvarlanarak
Çığların yarıklarını doldurur,
Kusa bir süre ölü gibi sustuğu olur…
Ama düşmanı karı silip süpürür her an,
Aquilon daha hızlı değildir ondan;
Kıyıdan bir dağ ceylanı koştu mu
O sırada, bir de susamış sürüsü,
Yoğun köpükle örtülü akıntısı özgürce
Sizden uzaklaşırlar yiğit bir Çeçen’cesine;
Aşk da böyledir sıkıntının buzuyla örtülen,
Acı çektiriri ateşle eriyip giden,
Kendi beşiğini parçalamak zorunda,
Ulaşsa da, ulaşmasa da amacına!..
Kaderine şıpsevdi ve dik başlı yazılmış biri,
İnsanın yalnız bırakıldığı ve sürekli izlendiği
Çevrede tüm ayrıntılarıyla tanınıyorsa bir de,
Zavallıdır ve yoktur kurtuluşu! Bu çevrede
Yaşam - karşılıklı sonsuz ihanetler dizisidir
İyiliğe ve kötülüğe dair hafıza ise - tam bir zehir,
Bu insanlar boyun eğerken tutku ve hislerine
Bizlerde acıma hissi uyandırırlar sadece!