Ölü kuşlara attığın yem
suladığın kırık dal
hatırlayamadığın telefon numarası
Nedendir bilmem
zamanın keskin yüzünde vücut bulan o ihmal
o yabancılık merakı, o ihanet ihtirası
ağladıkça temizlenip parladılar mutfakta seni bekleyen bulaşıklar
“yalnızlığımı kendimle götüreceğim.” diyordu Kitabe-i Ceng-i Mezar’ında. “Ölüme tek ödevim kaldı / ona çalışıyorum!” dediğinde Enis’in Trajedisi’ni, Rodos’un Yüzme Bilmeyen Deniz Kızlarını, kendi ödevini bu yazıda anlatamadığım biçimde tamamlayıp bize bıraktı. Belki de “blu’es”yakışır artık.
Vasiyetti: O yüzden yazmadım. Dostlarım!
Belki yalnızca siz ikiniz şiirdiniz, biz geride kalanlar hikâye.
“Şöyle yazacaksın:
Bittiğini biliyorsun, geri gelmeyeceğini, geri dönülemeyeceğini. Denize bakıyorsun, boyuna denize bakıyorsun. Güneş yansımış. Güneş yansımaları altın, gümüş yaldızlar serpiyor denize. Denize baktıkça iyileşeceğini, geçeceğini sanıyorsun. Oysa bittiğini biliyorsun.”