Akşam yemeğinde ailesine haklı olduklarını, resme olan hevesinin geçtiğini, bunun çocukça bir hayal olduğunu söyledi. Çok sevindiler, annesi sevincinden ağladı, oğluna sarıldı, her şey normale döndü.
O gece, Büyükelçi, zaferini gizlice kutlamak için bir şişe şampanya açtı ve tek başına bitirdi. Yatmaya gittiğinde karısı aylardır ilk kez olarak huzurlu bir uykuya dalmıştı bile.
Ertesi gün Eduard’ın odasını karmakarışık buldular: Tuvaller parçalanmıştı, çocuksa bir köşede oturmuş gökyüzüne bakıyordu. Annesi ona sarıldı, onu ne kadar sevdiğini söyledi, ama Eduard hiçbir tepki göstermedi.
Artık sevgi falan istemiyordu, o defteri kapatmıştı. Babasının öğütlerini izleyebileceğini, resimden vazgeçebileceğini sanmıştı, ama gönül verdiği sanatta fazla ilerlemişti. Bir insanı hayallerinden ayıran dipsiz uçurumdaydı, artık dönüş yoktu.
Ne ileri gidebilirdi, ne de geriye. En iyisi sahneyi terk etmekti.
Eduard beş ay daha Brasilia’da kaldı. Uzmanlar ender görülen bir şizofreni türü teşhis ettiler, bisiklet kazasının sonucu olabilir, dediler. Derken Yugoslavya'da savaş çıktı ve Büyükelçi acele geri çağrıldı. Eduard’ın bakımı, aile için ciddi bir sorun oluşturdu. Tek çıkar yol, delikanlıyı yeni açılan Villete Hastanesine yatırmaktı.