William Shakespeare insan ruhunu çözmekte usta, evet… ama bazen öyle derine iniyor ki, okur olarak boğuluyorsun. Hamlet ’te kelimeler fırtına gibi dönüyor, düşünceler birbirine karışıyor; anlam bazen öyle yoğunlaşıyor ki, cümleleri değil, nefesini çözmeye çalışıyorsun.
Shakespeare sanki “anlaşılmak” için değil, “hayran kalınmak” için yazmış. Her satır gösterişli, her söz bir bilmece. Hamlet’in kararsızlığı bir yerden sonra trajediden çok sabır testi gibi geliyor insana. Ama yine de bırakamıyorsun; o karmaşanın içinde büyülü bir dürüstlük var, insanın kendi iç sesiyle hesaplaşması var.
Yine de uyarayım: Bu kitap öyle bir tuzak ki, bir kere düşünmeye başladın mı kurtulamıyorsun. Shakespeare bir büyücü, ama bazen büyüsünü fazla kaçırıyor. Okuyun, ama temkinli olun — Hamlet insanı düşünmeye alıştırıyor, sonra o düşünceler hiç susmuyor. Ve belki de Hamlet’i böylesine unutulmaz yapan şey, onun cevapsız bırakmayı seçmesi. Shakespeare soruları öyle ustalıkla ortaya atıyor ki, cevabı bulmak değil, o sorularla yaşamayı öğreniyorsun. “Olmak ya da olmamak” yalnızca bir replik değil artık; gündelik hayatın, kararsızlığın, kendi gölgenle kavganın adı oluyor. Her karakterde kendinden bir parça buluyorsun, ama o parçayı tanımak bile ürkütüyor. Çünkü Shakespeare seni sadece okur yapmıyor; aynı zamanda sahneye sürüyor, Hamlet’in yerine koyuyor. Ama ne yalan söyleyeyim, bazen fazla yoruyor insanı. Shakespeare’in dili büyüleyici, evet, ama aynı zamanda acımasız. Cümleleri bir mücevher gibi parlıyor ama taşıması ağır. Okudukça, o ihtişamın altında bir yorgunluk beliriyor. Her duygunun bu kadar incelikle çözülmesi, insanın kendi karmaşasını da açığa çıkarıyor. Belki de bu yüzden Hamlet bir kitap değil, bir deneyim. Bitirince kapağını kapatamıyorsun; karakterler konuşmaya, sahneler dönmeye devam ediyor.