Fatma Zeytin

“Fe sabrun cemîl / Sabır güzeldir” uzun ve hararetli bir münakaşanın sonunda bir babanın çaresiz feryadıdır. “Sabır güzeldir” demek kolay gibi görünebilir fakat böylesi bir acının içindeyken sabretmek nasıl güzel olabilir? Yani sabır güzel olabilir mi? Sabır güzel olabilecek bir şey mi? Sabır denildiğinde akla olumlu bir çağrışım geliyor mu hiç? Bilakis akla acılara katlanmak, zorluklara göğüs germek gelir sabır denince. Bu hâlde sabır nasıl güzel olabilir? İşte Yakup Aleyhisselâm’ın bu sözü üzerinde tefekkür edilmesi gereken asıl nokta burasıdır. Burada insanı derinden düşündüren kelime “cemîl”, yani “güzel” kelimesi. Sabırla yan yana gelmesi en uzak görünen kelime budur. Aynı ifade Meâric Sûresi’nde Efendimiz (sav) için de kullanılır: “فَاصْبِرْ صَبْرًا جَمِيلًا / Öyleyse sen de güzel bir şekilde sabret.” Bu ifade nasıl olur da sabrın güzelliğini anlatabilir? Bizi düşündüren bu ifade Fahreddin Razi’yi de düşündürmüş olmalı ki sabrın nasıl güzel olabileceğini o da sorgulamış ve birbirini tamamlayan üç madde sıralamış İmam Razi: Birincisi: Başımıza gelen her şey Allah’ın takdiridir. Kulun kader karşısında itiraz hakkı yoktur. İkincisi: Başımıza geleni Allah’a havale ederiz. O en hikmetli olan, en âdil olandır. Onun hükmünü sorgulamak bize düşmez. Üçüncüsü: Gereği gibi sabreden kimse için sabır, güzelliklere açılan bir kapıdır. O an acı verse de sabrın sonu selamettir. Nice güzellikler vardır ki ancak sabırla ulaşılır.
Sayfa 113·Kitabı okuyor
Reklam
İşte şeytanın “Ben ateşten yaratıldım.” bahanesi ile kardeşlerin “Biz kalabalığız.” bahanesi arasında bu bakımdan tam bir paralellik vardır. Her iki bahanede de manevî bir gerekçe yoktur. Tamamen maddiyata, görünene ve zahire dayalı bir hüküm vardır. Şeytan, maddî üstünlük iddiasını sadece itaat ve isyan bağlamında satmaz insana. Aynı düşünceyi gündelik hayatın en sıradan alanlarına kadar taşır. Aile hayatını düşündüğümüzde bunun örneklerini çok net görürüz. Her ailede şöyle insanlar vardır: Sırf fiziksel güçleri, ekonomik katkıları veya evin geçimine yaptıkları maddî destek nedeniyle kendilerini diğerlerinden üstün gören babalar, ağabeyler… Evin kirasını ödeyen, faturalarını karşılayan, mutfağı geçindiren kişi, bütün bunları yapınca sanki evdeki diğer bireylerin üzerinde bir tahakküm hakkı kazanmış gibi davranır. Sofradan bir kaşık dahi kaldırmadan, ev halkını yönetmeye kalkar. Oysa maddî üstünlük, Allah katında bir değer ölçüsü değildir. Eğer öyle olsaydı, şeytanın “Ben ateşten yaratıldım.” bahanesi kabul edilirdi. Ancak edilmedi. Çünkü üstünlük maddede değil; itaatte, ihlâsta ve takvada saklıdır. Bu sahnede önemli bir şeyi fark ediyoruz: Hz. Yakup bu konuşmada yok. Kardeşler bütün bu duyguları, şikâyetleri ve vehimleri babalarının huzurunda değil, kendi aralarında dile getiriyorlar. Yani problem doğrudan Yakup Aleyhisselâm’a yöneltilmiş bir itiraz değil. Tamamen kendi iç dünyalarında büyüyen bir duygusal patlama. Aslında Yakup [as] ile ilgili bir zan ve kuşku taşımaktadırlar, fakat bunu gidip babalarıyla konuşmak yerine aralarında konu edinirler. İşte tam da bu durum, şeytanın duyguları nasıl kabarttığını ve insanı kendi vehmiyle baş başa bırakıp o vehmi büyüttüğünü gösterir. Sevgi meselesi doğası gereği soyut bir konu olduğu için kardeşler, babalarının yüzüne karşı
Sayfa 83·Kitabı okuyor
Şeytan insana vehmi kesin bilgi gibi sunar. Zanna dayalı kanaatleri, “apaçık gerçek” gibi gösterir.
Sayfa 82·Kitabı okuyor
Salih kelimesinin bilinen bir diğer anlamı da “tövbe etmek” veya “durumu düzeltmek”tir. Meallerde bu anlam sıklıkla tercih edilir. Ağabeyler de bu kelime üzerinden kendilerine bir çıkış yolu üretirler: “Yapmamız gereken tek kötü şey Yusuf’tan kurtulmak. Ondan sonra tövbe eder, salihlerden oluruz.” Yani günahlarını küçültüyor, kendilerini kandırıyor ve şöyle düşünüyorlar: “Bu işi halledelim, sonra tövbe ederiz. Bir daha da böyle bir hata yapmayız.” Üstelik planlarının sonucunda babalarının sevgisinin kendilerine döneceğine inanıyorlar. “Yusuf olmayınca babamız bizi sever.” Bu düşünce, şeytanın “Bir kereden bir şey olmaz” aldatmacasının en çarpıcı örneklerinden biridir. Aynı zamanda şeytanın “erteleme ayartısı” ile de birebir örtüşür. Bugün de aynı psikolojiyi sıkça görmez miyiz? “Ramazan gelsin, o zaman namaza başlarım.” “Bir mezun olayım.” “Bir işe gireyim.” “Hacca gidince değişeceğim.” Peki o zamana kadar ne yapıyoruz? Aynı günahlara devam ediyor muyuz? Eğer öyleyse bu gerçek kulluk değildir. Kulluk “ileride düzelirim” vaadiyle ertelenmez. Yusuf’un ağabeyleri burada birbirlerini ayartıyor, günahı birlikte işlemeye karar veriyor ve birlikte tövbe edeceklerini düşünüyorlar. Tam da burada arkadaş çevresinin ve grup psikolojisinin nasıl zehirli bir etkiye dönüşebileceğini görüyoruz. Bireysel olarak belki yapmayacakları bir günahı, grup hâlinde normalleştiriyor, birbirlerini teşvik ederek toplu bir suça imza atıyorlar.
Sayfa 88·Kitabı okuyor
Oysa burada çok temel bir Sünnetullah gerçeğine aykırı bir düşünce vardır: Allah hiçbir zaman bir kulunun hayatını, başka bir insanın salt varlığı yüzünden karartmaz. İmtihanın doğası böyle değildir. Bir insanın başına gelen problemlerin kaynağı, çoğu zaman kendi tercihleri, kendi hataları ve kendi zaaflarıdır. Bu yüzden Kur’ân insanı sürekli kendini sorgulamaya davet eder. Suçu başkasında, özellikle de başkasının varlığında aramak ise şeytanın insana empoze ettiği düşüncenin ta kendisidir. Kişi kendi iç dünyasındaki problemi fark etmek yerine onu dışarıya yansıtır. Böylece hem gerçeği göremez hâle gelir hem de masum birini hedefe koyar. Yusuf’un ağabeylerinin yaşadığı tam olarak budur.
Sayfa 87·Kitabı okuyor
Reklam