Fatma Zeytin

@F_Zeyt·
·
sabitlendi
Feda etmek kendini, kendinden geçmek, kaybetmek başladığın noktayı. Bunların tamamını sevgiden yaptığına inanmak lakin içinde bir kuyunun seni oyup durması. Hani iyilik şifaydı? Kendini yok edercesine verdiğinde, ortada bir kendilik kalmadığında, iyiliğin sahibi de ortadan kalkar. Yapabildiklerimiz kadar yapamadıklarımız da bizi tamamlar.
Sayfa 33·Kitabı okudu
Reklam
Şimdi ise asıl konumuza bağlayacağımız, evliliğin üçüncü boyutu: Evlilik her şeyden öte karı ile koca arasında Allah tarafından imzalanmış “gizli bir anlaşmadır.” Yani evlilik yalnızca iki insan arasında yapılan bir akit değildir, Rabbimize dönük bir tarafı da vardır. Çünkü o evlilik üzerinden kurulan münasebeti helal kılan bizzat Rabbimizdir. Dolayısıyla karı ile koca birbirlerine karşı bir suç işlediklerinde, aynı zamanda Allah’a karşı da suç işlemiş olurlar. Bu, aileye ya da topluma karşı işlenen bir suçtan çok daha ağırdır. Evliliğin kutsal bir akit oluşu da buradan gelir.
Sayfa 145·Kitabı okuyor
Birincisi: Evlilik her şeyden önce iki kişi arasında yapılan bir anlaşmadır. Erkekle kadın, karı ile koca arasında yapılan bir ahit…Allah (cc) bu akdin maksadını Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle ifade eder: “…huzur bulasınız diye…” Başka bir ayette ise karı-koca ilişkisi şöyle tasvir edilir: “Onlar sizin için bir elbise, siz de onlar için bir elbise gibisiniz.” Elbise/örtü benzetmesi burada son derece anlamlıdır. Kıyafetimiz hem iffetimizi dışa vurur hem de bizi korur. Hem içe dönük bir tarafı vardır hem dışa dönük… İnsan birinin giyim tarzından onun karakteri ve ahlakı hakkında ipuçları yakalayabilir. Evlilik de böyle bir örtüdür: İnsana iffet, onur, vakar, huzur ve korunma sağlar. Kıyafetin sıcaktan, soğuktan, rüzgârdan ve kirden koruduğu gibi, evlilik de insanı iffetsizlikten, yalnızlıktan, sevgisizlikten ve huzuru yok eden türlü zararlardan korur. Fakat tüm bu faydalar doğru kişiyle evlenildiğinde ortaya çıkar. Her evlilik bunu kendiliğinden sağlamaz. Hâşâ Allah’ın vaadinin şaşması söz konusu değildir. Ancak yanlış kişi ile kurulan bir evlilik, huzur vermek bir yana, insanı tüketen ve kişiyi ağır bir imtihanın ortasında bırakan bir sürece dönüşebilir. İhtiyaçlar karşılanmadıkça problemler önce küçük küçük büyür, sonra patlak vermeye başlar. Bu durum sadece maddi tatminle ilgili değildir. Mesela bir adam çok zengin olabilir, eşini kraliçe gibi yaşatabilir. Ama onun duygusal ihtiyaçlarını karşılamıyorsa o evlilik yine sorun üretir. Aynı şekilde kadının eşine karşı görevlerinde eksiklik göstermesi de aynı sonucu doğurabilir. Evliliğin huzuru, ancak iki tarafın birbirinin ruhunu da gözetmesiyle mümkündür.
Sayfa 144·Kitabı okuyor
“Fe sabrun cemîl / Sabır güzeldir” uzun ve hararetli bir münakaşanın sonunda bir babanın çaresiz feryadıdır. “Sabır güzeldir” demek kolay gibi görünebilir fakat böylesi bir acının içindeyken sabretmek nasıl güzel olabilir? Yani sabır güzel olabilir mi? Sabır güzel olabilecek bir şey mi? Sabır denildiğinde akla olumlu bir çağrışım geliyor mu hiç? Bilakis akla acılara katlanmak, zorluklara göğüs germek gelir sabır denince. Bu hâlde sabır nasıl güzel olabilir? İşte Yakup Aleyhisselâm’ın bu sözü üzerinde tefekkür edilmesi gereken asıl nokta burasıdır. Burada insanı derinden düşündüren kelime “cemîl”, yani “güzel” kelimesi. Sabırla yan yana gelmesi en uzak görünen kelime budur. Aynı ifade Meâric Sûresi’nde Efendimiz (sav) için de kullanılır: “فَاصْبِرْ صَبْرًا جَمِيلًا / Öyleyse sen de güzel bir şekilde sabret.” Bu ifade nasıl olur da sabrın güzelliğini anlatabilir? Bizi düşündüren bu ifade Fahreddin Razi’yi de düşündürmüş olmalı ki sabrın nasıl güzel olabileceğini o da sorgulamış ve birbirini tamamlayan üç madde sıralamış İmam Razi: Birincisi: Başımıza gelen her şey Allah’ın takdiridir. Kulun kader karşısında itiraz hakkı yoktur. İkincisi: Başımıza geleni Allah’a havale ederiz. O en hikmetli olan, en âdil olandır. Onun hükmünü sorgulamak bize düşmez. Üçüncüsü: Gereği gibi sabreden kimse için sabır, güzelliklere açılan bir kapıdır. O an acı verse de sabrın sonu selamettir. Nice güzellikler vardır ki ancak sabırla ulaşılır.
Sayfa 113·Kitabı okuyor
İşte şeytanın “Ben ateşten yaratıldım.” bahanesi ile kardeşlerin “Biz kalabalığız.” bahanesi arasında bu bakımdan tam bir paralellik vardır. Her iki bahanede de manevî bir gerekçe yoktur. Tamamen maddiyata, görünene ve zahire dayalı bir hüküm vardır. Şeytan, maddî üstünlük iddiasını sadece itaat ve isyan bağlamında satmaz insana. Aynı düşünceyi gündelik hayatın en sıradan alanlarına kadar taşır. Aile hayatını düşündüğümüzde bunun örneklerini çok net görürüz. Her ailede şöyle insanlar vardır: Sırf fiziksel güçleri, ekonomik katkıları veya evin geçimine yaptıkları maddî destek nedeniyle kendilerini diğerlerinden üstün gören babalar, ağabeyler… Evin kirasını ödeyen, faturalarını karşılayan, mutfağı geçindiren kişi, bütün bunları yapınca sanki evdeki diğer bireylerin üzerinde bir tahakküm hakkı kazanmış gibi davranır. Sofradan bir kaşık dahi kaldırmadan, ev halkını yönetmeye kalkar. Oysa maddî üstünlük, Allah katında bir değer ölçüsü değildir. Eğer öyle olsaydı, şeytanın “Ben ateşten yaratıldım.” bahanesi kabul edilirdi. Ancak edilmedi. Çünkü üstünlük maddede değil; itaatte, ihlâsta ve takvada saklıdır. Bu sahnede önemli bir şeyi fark ediyoruz: Hz. Yakup bu konuşmada yok. Kardeşler bütün bu duyguları, şikâyetleri ve vehimleri babalarının huzurunda değil, kendi aralarında dile getiriyorlar. Yani problem doğrudan Yakup Aleyhisselâm’a yöneltilmiş bir itiraz değil. Tamamen kendi iç dünyalarında büyüyen bir duygusal patlama. Aslında Yakup [as] ile ilgili bir zan ve kuşku taşımaktadırlar, fakat bunu gidip babalarıyla konuşmak yerine aralarında konu edinirler. İşte tam da bu durum, şeytanın duyguları nasıl kabarttığını ve insanı kendi vehmiyle baş başa bırakıp o vehmi büyüttüğünü gösterir. Sevgi meselesi doğası gereği soyut bir konu olduğu için kardeşler, babalarının yüzüne karşı
Sayfa 83·Kitabı okuyor
Reklam