Dilâra ablayı çok uzun zamandır dinliyorum. Hayatımın her yerinde bir parça sesi var. Yolculuklarımda, eşyalarımı toparlarken, bir şeye kızdığımda, bir şeye sevindiğimde, kafamı alıp yalnızlığımla çıktığımda bile yanımda o var. Kitabımızı da dinledim ondan defaatle, anlamadığım insanları da, anlamlandıramadığım duyguları da. Tanıdığımdan beri içimden hep "ben de onun gibi olabilir miyim?" diye düşünürüm. Öğretmen olacağım ben de -inşallah- ama öğrencileriyle parladığı gibi parlar mıyım mesela. Koşmayı çok severim ama onun gibi İslam beldelerinde koşabilir miyim? Bir sürü merakıyla, tebessümüyle, teşekkürüyle çok sevdim ben onu dinlemeyi.
Şimdi bir de okumak nasip oldu, iyi ki de oldu.
Öyle güzel yazmış ki hiç bitsin istemedim, kelimeler cümleler ve onların bıraktığı izler bende kazınsın diye tekrar tekrar okudum, hem de onun sesiyle. (Diyorum ya çok dinliyorum, sesi hep kulaklarımda)
Yeri geldi güldüm yeri geldi gözlerim dolu dolu oldu, yutkunamadım. Kitabı bir kenara bırakıp durmam gerekti. Yeri geldi bol bol dua ettim, yeri geldi içim umutla doldu.
Sanıyorsunuz ki kitap size Dilâra ablanın anılarını ve düşüncelerini anlatıyor. Evet öyle ama çok çok daha fazlası. Küçük bir çocuk olmayı özletiyor, çabalamanın inancını tazeliyor, insan olmayı ilikliyor yakanıza, sevmenin ışıltısını hissettiriyor, sıcacık eskilerin taze soluğunu üflüyor yüzünüze, ölümün gerçekliğini, cennetin güzelliğini, imtihanların da şifası olabildiğini gösteriyor ve her şeyiyle kalbinize çok iyi geliyor.
Benimkine geldi en azından, ben kitabı çok sevdim. Babaanneyi, Gizem ablayı, Müzeyyen teyzeyle Tacettin amcayı çok sevdim. Fikrini, kalbini, sesini, kendisini çok seviyordum Dilâra ablanın ve tabii kalemini de çok sevdim.
Pencerenin önünü bir tadın, müptelası olacaksınız. Okuyun, okutun efenim