Bayrak şairimiz Arif Nihat Asya bu ilginç ilişkiyi şu sözlerle ifade eder. "Eskiler lale-i Mukaddes sayarlardı. Gerçekten, izahı zor bir şuur, o zamanın yazılarında 'lale' kelimesi ile 'Allah' kelimesini aynı harflerden meydana getirirdi. Üstelik ebcette lale, Allah, hilal aynı sayıyı verirdi. Biri güzelliği ile yurdumu, biri ulviliğiyle dinimi, biri şerefiyle istikbalimi anlatan, kelimelerdeki ebcet beraberliği sizi bilmem fakat -ben-, tesadüf deyip geçemeyeceğim.
Birçok san'atta behre sahibi olanların, "bin san'at" manasına gelen "hazerfen" tabiriyle yad edildikleri bilinir. XVII. asırda taktığı kanatlarla Galata Kulesi'nden Üsküdar'da Doğancılar semtine kadar uçmayı başaran Hazerfen Ahmet Çelebi de bunlardan biridir.
Bu yazıda "efendi" kelimesinin sıkça yer aldığını gören okurlarımız şaşırabilir. Eskiden dini ve kazai ilimleri meslek edinenler "ilmiye sınıfı" olarak adlandırılır, manevi ve tasavvufi konularla uğraşanlar da bu zümreye dahil edilerek, topluca hepsi efendi ünvanı ile anılırdı. Daha sonra gayrı müslimlerin doktorları da "efendi" diye anılır oldular.
İmamların, kıldırdıkları namazın tavrına göre, cemaati fevkalade tesir altında bırakabildiklerini, çocukluğumda Necmettin Hoca ile Saim Efendi amcanın arkalarında kılmış olduğum namazlardan ve bilhassa teravih namazlarından, bilmekteyim. Kıldırdıkları namaz da cemaate onlar kadar inşirah, neş'e ve letafet bahşeden imamlara, maalesef bir daha hiç rastlayamadım. Onların arkasında namaz kılan bir insan, namazın bittiğini hayıflanırdı.