Daha kalemi ilk kez elime aldığımda sekiz yaşındaydım.
Hayal gücüm güçlüydü. Yazarken mutlu olurdum.
Resimde de iyiydim ama yazmayı hep daha çok sevdim.
Çünkü yazarken kendimi daha net ifade edebiliyordum.
Babamı toprağa verdikten sonraki günlerde kalemi yeniden tuttum.
O zaman fark ettim, yazmak sadece bir heves değilmiş.
Acımı anlatmanın bir yoluymuş.
İçimde tutamadıklarımı kâğıda döktüm.
Günlük tutmayı sevmezdim.
Birinin açıp okumasından hoşlanmazdım.
Ama kimsenin okumayacağı bir şey yazmak da bana anlamsız gelirdi.
Hem görünmek istemezdim hem de görünmez kalmak istemezdim.
İlk dilekçemi de o yaşlarda yazdım.
Bir hâkim anneme, “Bu dilekçeyi hangi avukata yazdırdın?” diye sormuş.
Annem, “Kızım yazdı,” demiş.
“Kaç yaşında?”
On yaşındaydım, belki daha küçük.
Birçok kişi yeni yeni kitap okurken ben roman yazıyordum.
Bazen çocuk hikâyeleri yazıyor, bazen de matematik problemleri kurguluyordum.
Matematiği çok sevmesem de zihnimi zorlamayı severdim.
Benim hikâyem böyle başladı.
Sadece içimde tutmak istemedim.
O yüzden buraya yazdım.