Elin, apartmanın buz gibi girişinde, telefonun ekranından sızan o çiğ ışığın altında tek başınaydı. Telefon, titreyen parmaklarının arasından kayıp beton zemine çat diye düştüğünde, kalbi ağzına geldi. O ses, sessiz sokakta bir silah patlaması gibi yankılanmıştı.
Elin, dizlerinin bağı çözülmüş halde yere çömeldi. Telefonu yerden alırken ekranda parlayan o mesaj, bir bıçak darbesinden daha çok canını yaktı:
"İyi geceler Elin. Bu akşam için teşekkür ederim, rahat uyu."
"Rahat uyu." Coleman, az önce bir kadının ruhunu paramparça etmemiş gibi, sanki sadece şık bir akşam yemeğinde ona eşlik edilmiş gibi teşekkür ediyordu. Bu kelimeler Elin’in zihninde yankılandıkça, az önce yaşadığı dehşeti sorgulamaya başladı. Bir canavar, kurbanına "rahat uyu" diyebilir miydi? Eğer o bu kadar huzurluysa, Elin neden nefes alamıyordu?
Telefon yerden bir uyarı sinyaliyle daha inledi:
"Eve girdin mi?"
Elin, neredeyse tuşları göremeyerek, korkuyla karışık bir aceleyle yazdı:
"Hayır girdim evdeyim."
Hemen arkasından gelen cevap, Coleman'ın hâlâ orada, sokağın bir köşesinde ya da zihninin tam ortasında olduğunu kanıtlıyordu:
"Girmediysen, kapıdaysan seni geri alabilirim."
Elin dehşete kapıldı. "Geri almak." Bu kelime bir yardım değil, bir geri çağırma, yarım kalan bir infazın devamı gibiydi.
"Hayır!" diye fısıldadı karanlığa. "Hayır, evdeyim."
Hızla çantasını karıştırmaya başladı. Makyaj malzemeleri, staj defteri, cüzdan... Ama anahtar yoktu. Çantanın dibindeki o boşluk, Coleman'ın yarattığı o karanlık kuyuya benziyordu. Elleri zapt edilemez bir şekilde titriyor, metalin metale sürtünme sesini duymak için dua ediyordu.
"Eğer bulamazsam ne yapacağım?"
Bu saatte bir çilingir çağırmak, bir yabancının kapısına gelmesi, açıklama yapmak... Hayır, Coleman'ın her şeyi izleyen gözleri varken