Fatih*

Sağır Kurbağa
“Bir köyde her sene kurbağa yarışı yapılırmış. Yüksek bir yokuşun dibine herkes kurbağasını getirir, onları tepeye doğru yarıştırırlarmış. Bir gün yaşlı bir dede, küçük, cılız bir kurbağa getirmiş yarıştırmak için. Herkes bu dedeyle dalga geçmiş, çünkü diğer bütün kurbağalar güçlü, kaslı, kocaman kurbağalarmış. Dedeye “yahu dede, bu kurbağa hayatta bu yarışı kazanamaz. Yol uzun, kurdu var, kuşu var, zorlu bir yol, senin bu minik, cılız kurbağan mümkün değil yarışı bitiremez” demişler. Dede önemsememiş söylenenleri, kurbağasını sokmuş yarışa. Bütün bu konuşmaları kurbağalar duymuş. Başlamışlar yarışmaya ama kurbağalar bu ‘kurt var, kuş var, yılan var’ laflarını duydukları için korkuya kapılmışlar ve can havliyle koşmaya başlamışlar ve hepsi yolda çatlamış. Tepeye, yani bitiş noktasına bir tek dedeciğin cılız kurbağası ulaşabilmiş. Herkes şaşırmış “nasıl olur dede” demişler, “Bu kadar güçlü kuvvetli kurbağa başaramazken bu cılız, ufacık kurbağa nasıl tek başaran olur”. Dedecik cevap vermiş: “Benim kurbağamın kulakları sağırdır”.
Tatil planı hazırsa sıra okuma listenizde!
Bu yaz yanınızdan ayırmak istemeyeceğiniz kitapları sizin için bir araya getirdik. 💬 Siz olsanız bu listeden hangisiyle başlardınız?
Tolstoy'un Bisikleti
Ünlü Rus yazar Lev Tolstoy bisiklet sürmeyi 67 yaşında öğrenmiştir. Bu çabayı gören insanlar zamanla “Tolstoy‘un bisikleti” kavramını üretmiştir ki bu kavram günümüzde de kullanılmaktadır. Kısaca hiçbir şey için geç değildir anlamına gelmektedir.
Topkapı semtinde Arakiyeci veya Takkeci İbrahim Ağa Cami vardır. Bu caminin yapılışı ile ilgili ilginç bir hikayesi var. Arakiyeci İbrahim Ağa Kapalı Çarşı esnafındandır. Takke yapıp satarak geçinen dürüst, mütavazi, herkesin sevdiği saydığı bir kimsedir. Fakirlikten Topkapı dışında eski bir evde oturur, her gün işyerine o kadar yolu yürüyerek gelir gider. Bir gün rüyasında bir Ermiş ona, Bağdat’a gitmesini orada köprünün karşısında hurma ağacına sarılmış asmada üç üzüm tanesi kısmeti olduğunu ve onları yemesini söyler. İbrahim Ağa bu tür rüyaların sadık olduğunu bilir ama fazla önemsemez. Mütavaziliği burada da tutar, o kadar mübarek insanlar varken böyle bir rüyanın kendisini görmesini bir anlam veremez, verse de üç tane üzüm tanesi için aylar sürecek zorlu bir yolculuğu göze alamaz. Ancak aynı rüyayı ertesi günü de görmez mi! Eyvah! O gün işine gitmiştir ama aklı hep rüyadadır. Nihayet üçüncü gecede aynı rüyayı görünce mecbur bunda bir şey var deyip Bağdat yollarına düşer. Haftalar sonra Bağdat’a varır. Rüyasında şehrin merkezinde yer alan köprüyü bulur. Köprünün karşısında bir yemekçide karnını doyurur. Bu sırada etrafı da gözler. Hakikaten rüyasındaki Hurma ağacı ve ona sarılı asma oradadır. Karnını doyurduktan sonra hurma ağacının yanına gider. Ona sarılı asmada bir çok üzüm salkımı vardır. Aklı karışır. Hangi üç üzüm tanesini yemelidir! Asmayı bir güzel inceler bir bakar ki yüksekçe bir yerde üç üzüm tanesinden oluşan minik bir salkım vardır. Zıplaya zıplaya rüyasında gördüğü bu üç salkımını almaya çalışırken, yaşlıca bir amca yaklaşır. Selam verip, canın üzüm çektiyse şu salkımlardan yesene niye zıplayıp duruyorsun der. İbrahim Ağa şaşkın, nasıl cevap vereceğini düşünürken sonunda her şeyi ona anlatır. Adam dinledikçe alaysı bir tavırla gülmeye
Güç insanını güç yıkar , para insanını para ; köle ruhlu insanı başkalarına kulluk etme , zevk insanını zevk çökertir.
Sayfa 45 - Yapı Kredi Yayınları - 18. Baskı
Gel Keyfim Gel
Ebruculukta kullanılan ve Hindistan’dan geldiği için tedariki zor olan, morumsu vişne çürüğü renkli lök boyasının Mısır Çarşısı’ndaki bir dükkânda bulunduğunu işiten Necmeddin Efendi bu boyanın peşine düşer. Lâkin o gün 13 Kasım 1918’dir ve 30 Ekim’de imzalanan meş’um Mondros Mütarekesi’ni müteakip gemilerle gelen İngiliz-Fransız kuvvetleri İstanbul’u işgale başlamışlardır. Lök boyasını temin eden ve başına bir iş gelmemesi için vapura binmeyip sandal tutarak yabancı askerlerin arasından güç bela Üsküdar’a dönen Necmeddin Hoca, evine zorlukla erişir. Aradan neredeyse beş yıl geçtikten sonra, 6 Ekim 1923 günü yabancı kuvvetlerin gemilerle İstanbul’dan ayrılışını, limanı gören bahçesinden dürbünle seyrederken o neş’e ile evine girip ‘Gel keyfim gel’ celi talikini ebrulu olarak yazar ve renkleri serperken işgal günü zorlukla bulduğu lök boyasını da bilhassa kullanır.”