Hıristiyanlık’ın, trajik bir biçimde iki kutup arasında -iyi ile kötü, beden ile ruh, içgüdü ile akıl- bölünmüş birey anlayışı, İslam’daki birey anlayışından çok farklıdır. İslam’ın içgüdüye ilişkin daha incelikli bir teorisi vardır; bu teori, Freud’un libido kavramına daha yakındır. İslam içgüdüleri enerji olarak görür. İçgüdülerin enerjisi saftır, iyi veya kötü gibi yananlamlar taşımaz. İyi ile kötü meselesi, sadece insanın sosyal kaderi söz konusu olduğunda ortaya çıkar. Birey, sosyal bir düzen dışında varolamaz. Her sosyal düzenin kuralları vardır. İçgüdülerin hangi kullanımının iyi, hangisinin kötü olduğunu bu kurallar belirler. Sosyal düzen açısından yararlı ya da zararlı olan, içgüdülerin kendileri değil, nasıl kullanıldıklarıdır. Bu nedenle, İslami düzende birey, içgüdülerini söküp atmak ya da sadece kontrol uğruna kontrol altında tutmak zorunda değildir, onları dinî kuralların gerekleri doğrultusunda kullanmak zorundadır.
Muhammed bazı amelleri yasakladığında, kınadığında veya bunların yapılmamalarını istediğinde, tamamen yok sayılmalarını ya da sökülüp atılmalarını, köklerindeki güçlerin hiç kullanılmamasını istemez. O güçlerin doğru amaçlar için olabildiğince kullanılmasını ister. Böylelikle, her niyet zamanla doğru niyet olacak, amellerin yönü bir ve aynı olacaktır.