Ayrıca böyle bir anlayış üzerine bir ahlak felsefesi oturtmak lazım. Mesela güçlülük hakikatin sahibi olmak anlamına gelecekse zayıflar hakkında nasıl davranılmalı? Buradan Hitler'in sakatları öldürmesi gibi bir ahlak anlayışına çıkılması doğal sonuçtur. Zira zayıflamak haksız olma alametine dönüşecektir. Güç kaybettirecek görüş de aynı şekilde. Bunları, bu argümanı ortaya atan muhataplarımızın bile kabul etmeyeceği açıktır.
C: "Bir dinin bağlıları kötü durumda ise o din hatalıdır.”
İşin aslı bu biraz ilginç bir iddiadır. Zira eleştirilmeye çalışılan din başından sonuna kadar bu argümanı reddetmek üzerine kuruludur. Kur'an'ı bir defa okuyan, onda sık sık müşriklerin "Eğer siz doğru yolda olsaydınız zengin ve güçlü olurdunuz. Dünyada Allah bize nimetler verdiyse bu bizi sevdiğini gösterir. Ahirette de bunun gibi olacaktır." anlamında sözlerini nakletmektedir. Kur'an'ın sürekli tenkit ettiği bu din telakkisinde, dünyada zengin ve güçlü olmak kişiyi Allah’ın sevdiğinin ve dolayısı ile ahlaken onu beğendiğinin alameti olarak ele alınmaktadır.
Şöyle bir hadise olsa mesela; zulmeden zalim kör olsa ve bu körlüğü herkese aşikar olsa. Başka bir zalim aynı şekilde zulmünden dolayı kör olsa. Başka bir zalim daha... Böyle bir durumda kim zulme cesaret edebilir? Herkes zulmünü içine gömerdi ve kimsenin ne olduğu anlaşılmazdı.
Allah bunu istemiyor; ne yapıyor? Delil gösteriyor, ayet gösteriyor. "Etrafına bak, gör." diyor, "Hakikati gör ona göre özgür iradenle tercih et; kendi iradenle, iç dinamiklerinle, iç aygıtlarınla Allah'ın rızasına doğru yürü." diyor. Her şey aşikâr olsa o zaman icbar olur; zorlama olur; imtihanın sırrı kaybolur. Allah bunu istemiyor.
İhsan, sen Allah'i görmesen de Allah'ın seni gördüğünü iliklerine kadar hissetmen, bu duyguyu her daim bir şuur halinde içinde, benliğinde egemen kılman demektir.