Bir kimse babasıyla tartışsa, şüphesiz babası oldukça öfkelenir. Akraba akrabasından memnun olmazsa, bir yabancı gibi yanından kovar. Bir köle hizmetine kusur etse, efendisi yanında kıymeti kalmaz. Dostlarına karşı insaflı olmazsan, seninle aralarını uzunca mesafeler koyarlar. Bir asker görevini ihmal etse, komutanı ondan uzaklaşır. Ancak yerin ve göğün sahibi kulları günah işlese de onların rızıklarını kesmez. İki ailem de hakkın ilim denizinde bir damlıdır sadece, günahı görür fakat sabırla üzerini örter. Yeryüzü O’nun herkese açık sofrasıdır, bu yağma sofrasında kim dost kim düşman farkı yoktur.
İsrail’in, özünde seküler bir ideoloji olmasına rağmen dini referansları siyasete malzeme yapan siyonizmin harcı ile kurulmasının ardından Kudüs’teki “altın oran“ da kayboldu. 1967 deki işgalle perçinlenen bu hoyratlığın açıklaması şuydu: bölgeye dışarıdan gelen siyonistler, Kudüs’ün ruhuna yabancıydı. Onun ne kuruluşuna ve gelişimine emek vermişler ne de önceki dönemlerine şahitlik etmişlerdi. Ortaya koydukları kaba siyasi hedef, Kudüs’ü siyonizmin idealleri uğruna eğip bükmek, bölüp parçalamaktı. Oysa bu narin ve muhteşem şehrin kendine has bir dokusu ve yapısı vardı.
Evet, Kudüs’ü ziyaret etmek şarttır. Kudüs’e sahip çıkmak, ancak bizzat orada yer alabilmekle, mescitlerinde saf tutabilmekle olur. Hiçbir şehri uzaktan kumandayla kontrol edemezsiniz. Kudüs’te bulunmak, oradaki Müslümanlara ekonomik, siyasi ve duygusal yönden desteklemek şarttır. Kudüs’ü ziyaret etmek, tarihi kökenlerimizi hatırlamak ve bağlı bulunduğumuz manevi zincirin halkalarını daha da sağlamlaştırmak için de şarttır.
… Allahın mesajı çok netti: toprağa bile olsa, Kudüs Müslümanlarındı. Müşrik işgali altında bile bulunsa, Kabe Müslümanlarındı. Müslümanlar , kendilerine ait olan bir mekanı ve değeri öylece yüzüstü bırakamazlardı. Önce gönülleriyle oraya yönelir, oraları gündemlerinin doğal bir parçası haline getirir , daha sonra ilk fırsatta ayak basar , nihayet şartlar olgunlaştığında da himayelerine alırdı . Hedefe doğru , tedricen yürünürdü.