2020 yılında yazdığım bir yazımı, sizlerle de paylaşmak istedim;
‘Haydi kızlar, salına salına kuruyun’ derdi rüzgarda bir o yana, bir bu yana savrulan çamaşırlarını seyrederken.
Öyle severdi evini. Yaşama zevki bulurdu. Ev, yaşamının temel direğiydi.
Şemsiyesini bile çok severdi. Yağmurdan korurdu onu. Hayata karşı korunaklı olmak güzeldi.
Çok fazla bir şeyi yoktu ama kurduğu düzeni devam ettirebilmeyi önemli bulurdu. Yaşama, düzeniyle tutunabilmişti.
İmkânlarının farkındaydı. Sahip olduklarından mutlu sayılırdı. Aza rıza göstermişti. Gücünün yettiğine razı olmayıp da ne yapabilirdi ki? Hırsı yoktu, kavgayı sevmezdi. Karmaşayı, kaosu.
Borcu, alacağı. Ona göre de bir hayat yaşıyordu.
Kişiliğini, imkânları ölçüsünde geliştirebildiğini düşünüyordu. Belki de kısıtlı imkânları dolayısıyla fazla gelişmişti. Zengin olmanın düşünü dâhi kurmazdı. Sınırlarını biliyordu. Yaşadıklarıyla da değerli ve anlamlı bir yaşam sürmek mümkündü. Bir çay demleyip,
kek yaparak mutlu olabilirdi. Memleketini, komşularını, akrabalarını, arkadaşlarını,
köylüleri, çocukları, çaydanlığını, çiçeklerini, tencerelerini, kitaplarını, yazarları,
kahvaltı etmeyi, şarkıları, zengin olsa gene sevecekti.
Yalnızlığı onu çok üzüyorduysa da kendi kendine yetebilmeyi başarıyordu. Kim yalnız
değildi ki? Bir aldanış değildi başkalarının yalnızlığıyla teselli bulmak. Yalnızlaştırılmış
insanların varlığı gerçek değil miydi, milyarlarca insan yalnızlıktan mustarip değil miydi?
Geçimini sağladığı işine saygı duyardı. Soğuktan, geceden, sokaklardan koruyan evininin
kirasını kazanıyordu çalışarak. Yaşamı daha anlamlıydı. Bir yere aitti. Yalnızlığını hafifletiyordu. Hayatın içindeydi.
Kendi içindeki bu kabulleniş tüm yönetimlerden, politikalardan, inançlardan hem bağımsız hem değildi. Bu şekilde tutunabilmişti. Ayakta