Ama, ben niçin buradayım, Ey Tanrım? Doymaz bir tutkunun taze çekirdeği, ne doğuyu ne de batıyı soran azgın bir fırtına, yanıp dağılan bir gezegenin yolunu şaşırmış bir parçası olan ben, neden burada olmalıyım?
Ve şimdi, konuştuğumda, sözcüklerim ağır geliyor kulaklarıma.
Ve şarkı söylediğimde, komşularım beni dinlemeye gelmiyorlar artık.
Ve sokaklarda yürüdüğümde, kimse bana bakmıyor.
Ancak uykumda, merhametle konuşan sesler duyuyorum:
“Bakın! Orada Hüznü’nü yitiren adam uyuyor.”
Sadece gülümsediğimi hatırlayın. Ne kefaret ödüyorum –ne kendimi kurban ediyorum– ne de şeref peşindeyim; kendimi bağışlatacak hiçbir şeyim de yok. Susamıştım – içmek için bana kanımı verin, diye size yalvarmıştım. Çünkü, bir meczup kendi kanından başka neyle giderebilir ki susuzluğunu? Dilsizdim, açılmış yaralarım aracılığıyla konuşmak istedim. Günlerinizin ve gecelerinizin tutsağıydım – ve daha engin gündüzlere ve gecelere doğru bir kapı aradım.
“Senin gibiyim, ey Gece! Kıyıcı ve korkunç, çünkü kalbim denizde tutuşan gemilerin alevleriyle aydınlanmış, dudaklarım ölü savaşçıların kanıyla ıslanmıştır."