“Sonra fikrimi değiştirmeme fırsat kalmadan boğuk bir “Hoşça kal,” döküldü dudaklarımın arasından. Ama hıçkırığa, öksürüğe ya da aptalca bir yarım kahkahaya da benziyordu, ben bile emin olamamıştım.”
“Yanlış hatırlamıyorsam kaderini öğrenmenin bir aynaya bakmak gibi olduğunu söylerdi. Işık durumuna göre, ne kadar bulanık olursa olsun, bir görüntü görürsün. Fakat ışık değişirse görüntü de değişir. Işık gittiğindeyse ayna boş kalır. Bu yüzden şöyle bir şey söylemişti, ne demişti… hah, hatırladım. En gerçek ayna, ışığa hiç ihtiyaç duymayandır.”
Şaşkın bir hâlde kaşlarımı çattım. “Işığa hiç ihtiyaç duymayan mı? Ne demek istemiş acaba?”
“Gerçek kuzey mi?”
“Gerçek anlamda bir yönden bahsetmiyordu. Hayatta kendi yolumu, kendi yerimi bulmaktan, hayatın ve aşkın kesiştiği o anı bulmaktan bahsediyordu. Kendi gerçeğimi bulmaktan.”
Küçük bir kızken, sadece bana ait kitaplarım olsun istemiştim. Hikâyelerde kaybolmayı, benim hayatım iç karartıcı bir hâl almışken, kitapların dünyasında yaşamayı hayal ederdim. O yüzden okuldan çıktığım her öğle vakti kütüphaneye giderdim.