Romain Gary’nin Onca Yoksulluk Varken romanını okurken, bunun sadece bir hikâye olmadığını; insanın en kırılgan, en savunmasız hâline tutulmuş bir ayna olduğunu düşündüm. Bu kitap bende, dünyanın acımasızlığının bir çocuğun gözünden bile ne kadar net görülebileceğine dair güçlü bir farkındalık yarattı.
Hikâyenin merkezindeki Momo ile Madam Rosa’nın ilişkisi beni en çok etkileyen unsurlardan biri oldu. Momo’nun küçücük yaşına rağmen hayatın ağırlığını taşıması, Madam Rosa’nın ise geçmişin yüküyle ayakta kalmaya çalışması… Bu iki karakterin birbirine tutunma biçiminde, kan bağından çok daha derin bir bağ hissettim. Bana göre bu ilişki, yokluk içinde bile sevginin nasıl kök salabildiğinin en somut örneği.
Kitabı okurken şunu fark ettim: Yoksulluk aslında sadece maddi bir eksiklik değil. Asıl yoksunluk; sevgi, aidiyet ve güven duygusunun eksikliğinde ortaya çıkıyor. Arka sokakların kasvetli atmosferinde Momo’nun olaylara bakışı, beni zaman zaman rahatsız edecek kadar gerçekti. Çünkü o bakışta, bir çocuğun erken büyümek zorunda kalmasının izleri vardı.
Bu roman bana, toplumun çoğu zaman görmezden geldiği bir yalnızlığı gösterdi. Aynı zamanda farklılıkların—din, geçmiş, kimlik—sevgi karşısında ne kadar önemsizleştiğini düşündürdü. Yer yer bana çocukluk dayanışmasını hatırlatan, yer yer ise derin bir hüzün bırakan bu hikâye, bende uzun süre silinmeyecek bir etki yarattı.
Sonuç olarak, bu kitabı okuduktan sonra şuna daha çok inandım: Koşullar ne kadar zor olursa olsun, insan kalabilmek hâlâ mümkün. Ve belki de asıl mesele, tam da bu imkânı kaybetmemek.