Burada sandığınızdan daha mutsuzum. Kendimi yalnızca takvim yapraklarını yırtmakla oyalanan bir çocuğa benzetiyorum. Bildiğiniz gibi değil, günlerle dargınlığım bir türlü bitmedi burada; beni sürekli akreple yelkovan arasına sıkıştırdılar, zevk aldılar bundan. Sizin bu topraklara bağlılığınızı hiç anlayamıyorum, anlayamam da. İnsan mutsuzken sadece kendisine bağlanır, insan mutsuzken hep tanınmadığı bir yer aranır kendisine. İçimizden biri, o en çok siyahlar giyinen, bir gün unutulmaz bir sevinçle daldı aramıza, “gidiyorum” dedi. Oysa bilmediği bir şey vardı, ancak gittiğinde öğrenebileceği bir şey: Başkalarının topraklarında mutsuzluk da bir yabancıdır.
“Bizim bir yolumuz var mı?” Biz hep uzağa gidiyoruz ve her seferinde ne kadar uzağa gittiğimizi öğrenmek için bir kez daha geri dönüyoruz. Her geri dönüşümüzde, artık geri dönemeyecek kadar uzaklaştığımızı söylüyoruz kendimize. Ama bu itiraf ruhumuzdaki izleri silemiyor bir türlü. Bir türlü geri dönmekten vazgeçiremiyor bizi. Kendi suçunun etrafında dolaşmaya mahkum suçlular gibi biz de, yabancılaşan belleğimizi temize çıkarmak için kalkıp yeniden bu yolculuğa çıkıyoruz.