Ve onun elimize tutuşturduğu davetiyelerden ilki hep aynı kapıya ait olacak: İnsanın insana açıldığı ilk kapıya, aşka. O kapı aralanıp da içeriye girdiğimizde yumuşak, peltek bir dil, bir kez daha “ üşüdün mü?” diye soracak bize. Bir kez daha, bu sımsıcak cümlenin, nasıl olup da yıllar boyunca hiç tökezlemeden, hiç üşenmeden bizi takip edebileceğine şaşırıp kalacağız. Bir cümleyi yıllarca aynı sıcaklıkta tutan kudretin, cümlenin sahibini hangi kaderin ipiyle düğümleyip hangi hayata yolcu ettiği sorusu aklımızı karıştıracak.
Orada, yani yıllar boyunca devrilen insanlığımızın antik parçaları arasında kırılmamış ne varsa, toplayıp güzün sergisine dizeriz. İsteriz ki, son yolculuktan önce, kimsenin suretini saklayamadığı bu göğsü açık mevsimde, herkes bizi pürüzsüz bir iyilikle tanısın ve sevsin. Güzleri, alıngan bir aşkla birbirimize tutunmamızın sebebi, can havliyle kopardığımız bu iyilik hallerimiz olsa gerek. Bir şey daha var, son bir şey: Güz, sevgili dallarının dilinden, hiç susmamacasına aynı cümleyi tekrarlar durur; Her yaprak yalnızca bir kere sararır…
Ama bazen bir gözün tozunu da almak gerekir dünyada, kabul etmek lazım en zoru budur. Çıkarıp silkelemeyiz bir gözü, ırmaklara batırıp yıkayamayız. En iyisi kendi kendine yaşarsın, kendi yıkasın tozunu. En iyisi bu, bana inanın..